27 Aralık 2009 Pazar

kahverengi gözler - 5


Bir yerden sonra, soluğum da ağır geliyor bana. Ağır geliyor sensiz günler, gülümsemeler.
Dilime dolanan kahkahalarını özlüyorum. Fakirliğimizi ve sıcaklığımızı… Bunları düşündükçe sana olan uzaklığım daha da büyüyor. Büyütüyor içimdeki özlemin onu… İçimdeki bu yazar, insanlığımı bir bir alıyor benden. Her satır, yaptığım hataları vuruyor yüzüme. Biliyorum, ben kaybettim seni…
Dün yine seni anımsadım telefonun yanından geçerken. Asırlardır adın yankılanmıyor telefonda. Şimdi senin ismini söyleyen herkese lanet ediyorum. Lanet ediyorum, bize ait olanları bir başkasıyla harcamana…
Bak, Noel’e tam beş gün var… Oysa benim şimdiden, tüm Noellerim sona erdi bile…
Bende kalan yanını, Paris’te geçirdiğimiz günleri, İzmir’deki kargaşayı, hiç çıkarmadığın atkını, çocuk gülüşlerini, kalbime yankı yapan kahkahalarını, Paris kokunu ve kahverengi gözlerini özledim!
Kalbimdeki boşlukta, yeri doldurulamayanımsın, geçmişimsin. Bu sensiz ve kahverengi gözlerinsiz geçireceğim ilk Noel olacak. Kahkaha atacak diller, bense bir kadehi dolduracak kadar ağlayacağım. Dilek de dilemeyeceğim yeni yıl için… Biliyorum sen de dilemeyeceksin… Bir yanım sendeyken, hangi dilek tutar ki bizi?
Sen farkında olmadan, kolunu omzuma her attığında, ben sana yeniden âşık olurdum. Birazdan kapı çalacak ve yine gelen sen olmayacaksın. Kâbuslarım bölünmeyecek hayalinle. Günler gelip geçici, kalanlar yalnızca geceler olacak. Ve sen her gece süslemeyeceksin yatağımı. Sensin uyanacağım mevsimlere. Zaten öyle değil mi? Tüm düşlerim seninle, kahverengi gözlerinle.
Bu sensiz ve Paris kokunsuz geçireceğim ilk Noel olacak. Biri dolu, biri boş olacak kadehlerin! Özleyeceğim belki seni ama sevmeyeceğim eski gibi. Sen kolunu omzuma atmayacak, ben Paris kokunu içime çekmeyeceğim. Kahverengi gözlerin yakmayacak bedenimi, bir kadehi kırmayacak kalbim ve ben, sevmeyeceğim artık seni…
Nakarat diyordum en son. Kalbimin nakaratı. Paris kokunu ve kahverengi gözlerini özledim sevgilim.
“Bir elimde defne, bir elimde sevdan; kalbim Ege’de kaldı!”

12 Aralık 2009 Cumartesi

kahverengi gözler - 4


Bu, sensiz ve kahverengi gözlerinsiz geçirdiğim ilk Noel olacak. İki hafta içinde, hayata yeniden sarılacağım sensiz. Bir sabah uyanacağım ve sonra Noel olacak. Sen takvimimdeki son yaprak gibi üzerime düşecek ve yakacaksın beni kahverengi gözlerinle… özlemeyeceğim seni belki de… bu, sensiz, kahverengi gözlerinsiz ve Paris kokunsuz geçirdiğim ilk Noel olacak. Ama ben muhtemelen aldırmayacağım buna. Sen varmışsın gibi dökeceğim kırmızı şarabı kadehine ve yakacağım kırmızı mumunu hasretine… belli belirsiz kolunu omzuma atmanı, dostluğunu, arkadaşlığını, kardeşliğini, Paris kokunu ve kahverengi bildiğim yeşil gözlerini özleyeceğim aşkım… ama yine de sensiz geçireceğim bu Noel’i… sen ülkemde bile olmayacaksın bu vakitlerde. Ben sabah uyandığımda seni göremeyeceğim ve muhtemelen korkutan titreyeceğim. Yalın ayak çıkacak sokaklara ve elimde bıraktığın ufacık bir notla, seni arayacağım labirent evlerde… sen muhtemelen beni unutmuş olacaksın. Uçakta, yeni bir aşka başlamış olacaksın. Bense geçtiğimde her sokak, duyduğum her çığlıkta seni hatırlayacak ve sana birikeceğim sayfalarca. Kahverengi gözlerini ve Paris kokunu özleyeceğim.
Çok da sevmezdim seni. Belli belirsiz kolunu omzuma atmanı ve gözlerimin için yakmanı severdim. Gülüşünü ve yalan söyleyen dudaklarını severdim.
Bu sensiz, kadehinsiz geçirdiğim ilk Noel olacak… olsun… sensiz geçireceğim son Noel olsun… ben bir sabah uyandığımda, seni yeniden yatağımda göreyim. Etraf dağınık olsun ve ben sana kızgınca söveyim. Dilime hakim olamayıp, kırayım seni. Noel’in hatırına, yine barışalım sevgilim. Sen kendinde olmadan kolunu omzuma at ve ben, yine aşık olayım kahverengiyi çalan gözlerine ve bana uzakları anımsatan, Paris kokuna.

kahverengi gözler - 3


Kar yağdığı zaman, soğuktan kızaran ve ufalan gözlerini, kahverengi gözlerini, kahverengi kirpiklerinde sözlerini yalanlayan bakışlarını severdim en çok.
Dost değil miydik zaten biz? Hayata ve hayatın kahverengisine dosttuk. Kışa dosttuk. Mevsimin son dakikalarına dosttuk. En çok da yeni yaşında, kar tanelerinin altında dans etmeye ve zıplamaya dosttuk.
Taktığın şapkanın altından çıkan saçlarının, kahverengiden sarıya çalmasını severdim. Her gülümsediğinde, bembeyaz teninin ışıldamasını severdim. Vakit Noel’e her yaklaştığında, elinde bir fincan kahveyle hayatının en güzel anını yaşıyormuşsun gibiydin. Kar tanelerinin bulutlardan kopuşunu izlerken, aslında seni büyük bir özlemle izleyendim…
Akşamları sıcak olurdu genelde ev… şöminenin başına geçer ve beni cam kenarında, benimle baş başa bırakırdın. Çoğunlukla konuşmazdın benimle. Köpüren içkinin köpüklerini yudumlar ve bakışlarını bana çevirirdin. Sabahları uyandığımda, evi çam ağaçlarıyla süslü bulurdum. Noel yaklaşmış olurdu muhtemelen. Ve sen kendinde olmadan kolunu omzuma her attığında, ben sana yeniden aşık olurdum…
Kar yağdığında, soğuktan kızaran ve ufalan kahverengi gözlerini ve başımı döndüren Paris kokunu severdim aşkım… kirpiklerini yanağıma her değdirdiğinde, heyecanlanmamızı severdim… taktığın şapkanı ve yağan kar taneleri altında yankılanan seslerimizi severdim…
Kahverengi gözlerin ve başımı döndüren Paris kokunla, Noel’i kutlamamızı severdim…

kahverengi gözler - 2


Kahverengi gözlerin vardı senin… rüzgarın yönüne göre akan yaşlarını göz bebeğinde biriktiren, kahverengi gözlerin… her uyandığımda sana bakmayı korkutan cinstendi gözlerin. Çok da güzel değildi hani. Ama öyle alacalı, öyle derindi ki, gökyüzünün mavisini kıskandıran cinstendi gözlerin… her an daha çok özledim, her özlediğimde daha çok görmek istediğimdi…
Dünyada dolaşan, çokça gözden farklıydı seninkiler. Neye, neden baktığını, nasıl bakacağını bilirdi… bilirdi de, senin gizlediklerini, senden habersiz söyleyemezdi gözlerin.
Bir sabah uyandığımda, seni yanımda göremeyeceğimi bildiğimdendi, üzerine bu kadar titreyişim, seni bu kadar isteyişim… yaptığım açıklamaların hiçbiri gerçek gelmezdi ki sana! Zira hayaldim ben senin için, masaldım. Çok da sevmezdim seni. Yalnızca özler ve yolunda yorulmuş gözlerini beklerdim. Yanındayken, sana hiç belli etmeden uyurdum ben. Gözlerimi sımsıkı kapar ve gözlerimde gözlerini görmeyi dilerdim…
Birazdan uyanacaksın ve gözlerin yine kahveye çalacak… aynaya bakacaksın umarsız. Siretin de, suretin gibi berrak gelecek sana. Hiç bilmediğin bir hevesle, güneşe kapanacak kirpiklerin. Sonra odanın, salona uzanan koridorunu geçeceksin, ufak ve rahat adımlarla. Evde tek başına olacaksın muhtemelen. Ve en sevdiğin şeyi yapacak, kahveni yudumlayacaksın camın hemen kenarında, televizyonun karşısında… bilmediğin geleceğinde kahverengi gözlerini kapayacak ve Noel’e birkaç gün kala, Paris kokunla yakacaksın burnumu…
Kahverengi gözlerin vardı senin… Paris kokunla başımı döndüren ve bilmeden kolunu omzuma attığında, beni sana aşık eden, kahverengi gözlerin vardı…

kahverengi gözler - 1


uyanınca gözlerinin kahverengi olmasını severdim en çok. hep kahverengi olmasını severdim gözlerinin en çok.. kahverengi aşklar yaşamayı severdim. ayrılık günümüzde, elimde bir fincan kahvenin olmasını ve aslında kahvenin bana yasak olmasını severdim.. uyanınca başının dönmesini ve gözlerinin kapanmasını... bilmeden kolunu omzuma atmanı, gözlerime bakıp, için için parlamasını severdim. istediklerin hemen olmayınca, susardın sinirinden. ben senin, bana benzemeni severdim. çok da tanımazdım seni. yalnızca anlattıkların ve uykularımızda geçen sabahlarımızda severdim seni. geçmeyen günlerde, paris kokunu özlerdim. ben seni hep özlerdim. hep korkardım sana alışmaktan ve tam alışmışken gitmenden. gittiğinde arkandan bakmaktan. hep o ağacın altında, bana kendini anlatmanı özlemekten korkardım. iki kelime derdin yalnızca. zira tek bir ortak yanımız vardı... ama ben inatla severdim kahverengi gözlerini, beni içine çeken, paris kokunu...

uyanınca gözlerinin kahverengi olmasını severdim en çok. hep kahverengi olmasını severdim gözlerinin en çok.. kahverengi aşklar yaşamayı severdim. ayrılık günümüzde, gözlerimden kahverengi yaşlar akmasını severdim... ne yeşili, ne mavisiydi aşk... benim tek bildiğim, senin kahverengi gözlerindeki aşktı... ben hep kahverengi aşklar yaşamayı ve seni bir fincan kahvenin ardından kalan tortulara benzetmeyi severdim. kahverengi gözlerinin, elaya dönmesini severdim.

ben seni hep sever, kahverengi gözlerini hep özlerdim aşkım... gittin... artık gözlerim kahverengi bakmıyor. özlemiyorum da seni... özlesem kahverengi düşecek aklıma. alnıma saçlarım, saçlarıma kar... nice kış geçti ardından, nice sevda türküsü yaktım. nice kahve pişirdim ocağımda, nice kahve tortuları tükürdüm boğazıma. ama hiçbiri, kahverengi gözlerin gibi olmadı. hiçbiri, kahverengi bildiğim, yeşil gözlerin gibi olmadı aşkım...

29 Kasım 2009 Pazar

Alfabe


Uzun soluklu cümleler yükledim sırtına; uzun yollardan geçesin diye… Yağmur yüklü bulutlar getirdim toprağına; kurak mevsimleri unutasın diye… Bir bahar akşamında, umudu yol olmuş bir destan yazdım; yalnız sen oku diye…
Uzun uzun anlatamam seni mısralarda. Sığdıramam seni cümlelere ve kıyamam noktalara. Bir gün unutulup giderim, sel olur akar, yol olur kayar, ateş olur yakarım diye adını yazdım baş harfime. Zira senden aldığım harflerle, senden armağan cümleleri, sana hediye noktalarla sonlandırıyor ve sana hayal pullarla, seni anlatan mektuplar yolluyorum yokluğuna… Yokluğunun bu baharında da, eksik kalıyor alfabemin tek harfi… Adını yazıyorum adıma, baş harfime…
Uslu bir çocuktum ben. Yanaklarım hep al al, saçlarım sarı sarıydı o dönemde. Hep bilmediğim adını fısıldadım kremden radyoma. Ve eve her geldiğimde, hevesle çalardım senin şarkını. Şimdiki çocuklar şanslı… (mı?) Bizim zamanımızda yalnızca krem renkli radyolar vardı. Krem renkli radyolar ve kül rengi hoparlörler. Aslında griyi de severdim ben…
Ne diyordum… Uslu bir çocuktum ben. Ne zaman adım okunsa listede, pembeleşirdi yanaklarım, titrerdi soluğum. Ne zaman Ali baksa ata heyecanlanır, abaküsten bir sayı kaçırırdım. Ki hiç anlamazdım nedendir bu gökkuşağı fasulyeler; kırmızıdan, beyazdan çubuklar…
Ne diyordum? Uslu bir çocuktum ben. Gözlük çizme alışkanlığım vardı boşluklara. Zamanla boşluklar doldu, ben gözsüz çerçevesiz, adsız soysuz kaldım. Öğretmenimle çektirdiğim ilk fotoğrafımda, çatıktı kaşlarım. Zira başöğretmenimde gülmezdi pek sık… Sonra ne mi oldu o fotoğrafa? Hala çekmecemde, tanımlarından sıyrılmış gülümsüyor bana, çatık kaşlarıma… Birde sonradan eklediğim lacivert gözlüklere…
Sevimli bir çocuktum ben. Listede adım her okunduğunda heyecanlanırdım. Ve bilirdim, yine vakit geldi bana… Ve hep kolaya kaçan bir çocukluk yaşadım. Zor gelen her satırı atladım okuma saatlerinde. Oysa hiç anlamazdım neden çizeriz çizgileri, neden yazarız bir bir alfabeyi… Bir harfim eksik şimdi zira. Ve anlıyorum artık çizgilerin derinliğini…
Uçurtmanın ardına düşmeyeli yıllar, alfabeyi öğrendiğim sınıfa girmeyeli yollar oldu. Ne mevsimler tükettim, ne çiçekler soldurdum o günden bu yana. Bana öğrettiğin her adımda, ne yokuşlar çıktım düşe kalka… Duydum ki şimdi hastaymış öğretmenim, mezarındaymış başöğretmenim. Alfabeyi öğreneli yıllar, alfabemin baş harfini kaybedeli yollar oldu…
Ne diyordum… Heyecanlı bir çocuktum ben. Heyecandan gözleri kuruyan ve akan yaşlarıyla kurak toprakları ıslatan ve kışın gölgesinde güneşlenen bir çocuktum ben. Çocukluğumu okulda, okulu çocukluğumda geçirdim.
Şimdi saçları kahverengiye, gözleri umuda çalan bir kızım. Çocukluğum cahilliğimden değildi ama büyüdüm, öğrendim… Şimdi alfabemin baş harfinin, vatanımın başöğretmeninin yokluğunu hissediyorum. Bundandır ki adıma sakladım baş harfini, baş harfime sakladım, ilk harfini. Ve kaybettiğimi sandığım her harfi, yine buldum baş harfinde…

27 Kasım 2009 Cuma

bayram

Kağıda dökebileceğim birkaç anım olsun. Bayramda mesela.
Ben hiç sevmem ki kurbanbayramını, beş yaşımdan beri!
Ama günler kısa, geceler uzun bu vakitte...
Katlanmak dedikleri, bu olsa gerek.
Ben hiç sevmem kurbanbayramını... Tam beş yaşımdan beri korkarım kesilen hayvanların, üzerimde dolaşan çığlıklarından. Uzak tutamamaktan korkarım kaderi kendimden. Kaderi kendi ellerimle boğamam zira.
Unutkanım ben. Bir çocuğum gökyüzüne henüz aldanmış.
Kağıtlarım var benim. boyalarım hiç olmadığı kadar çok! sevdiklerimse, ellerimden kayıp gidebilecek kadar bile yok... kalemlerim var benim. hepsi kurşundan, hepsi 0.7 uçtan kalemlerim...
kağıda dökebileceğim birkaç anım olsun...
saçlarım mesela. uzasınlar, yine kestireceğim onları.
ben bayramları hiç sevmem zira...

21 Kasım 2009 Cumartesi

New Moon !

" şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.. ölümleri olur son zaferleri, öpüşürken yokolan ateşle barut gibi.. " Romeo ve Juliet..

İşte " Alacakaranlık Efsanesi"nin devam filmi New Moon Romeo ve Juliet'in bu müthiş replikleriyle başlıyor. Rahip Lawrence'nin Romeo ve Juliet'in imkansız ve acılı aşkını anlattığı sözleri, bu kez Isabella Swan'ın ağızından duyuyoruz...
Ne diyebilirim ki bu film için? Zaten birinci film için ölüp ölüp diriliyordum. Tüm repliklerini ezberlemiştim Alacakaranlık'ın. Üstüne bir de Yeni Ay vizyona girince, yaşadığımın tam olarak ne olduğunu anlayamadım. Ama yine de birazıcık da olsa, eleştirmeliyim bence. (!)
Başta yönetmen değişikliği olağanüstü derecede yaramış bu filme. Çekimler o kadar canlı, o net ve o kadar gerçekçi ki, bi ara kurtadamların sahiden de varolduğuna inandım. Ayrıca oyuncu değişikliği de yaramış filme. Victoria'nın saçları çok hoşuma gitti mesela... Ama diğer oyuncular, (Bella dışında) baya bir değişmişler sanki. Nasıl desem, ya sahiden büyümüşler ya da çekim esnasında güzellik iksiri falan kullanmışlar. Çünkü hepsinde yine bi olağanüstülük sezdim.
Söyleyeceğim o ki, film gerçekten de harikaydı. Yönetmenin, oyuncuların, senaristin, yardımcı ekibin ve YAZARIN emeğine sağlık. Gerçi yazarı bu filmde göremedik ama olsun umarım Eclipse'de yine oynar :) Yalnız şunu da eklemeden geçemeyeceğim, filmin sonunu hiiiç beğenmedim! :(
Yani uzun lafın kısası, başta Jacob ve Bella olmak üzere bu filmin ve konunun sahiden de hakkını vermişler. Hepsini tebrik ediyorum ve başarılarının devam etmesini diliyorum. Zira bizler de bu sayede biraz olsun dünyadan soyutlayabiliyoruz kendimizi.
İzlemeyen olmasın, lütfen gidin, koşup koşup gidin sinemaya! Hatta şimdi bırakın çayı, dersi, ütüyü, bilgisayarı, messengerı, koşun gidin ve izleyin. Zira unutmayın ancak izleyerek görüş sahibi olabiliriz...

Filmin son repliği:
Edward Cullen: Will you marry me, Bella?
Isabella Swan: Hı?

19 Kasım 2009 Perşembe

Zaman, Birilerinin Zamanı…


Bugün… Bir yerlerde, bir şeylerden dolayı, birilerinin canı sıkılıyor… Ve ben birilerine, bir şeylerden dolayı fena halde kızmışım bir zaman. Dönüp durmuşum kapı önünde. Gel zaman, git zaman diye kanmışım birisine.. Ve bir söz almışım uzayan dağların ardında: “ gitmeyeceğim hiçbir zaman “ diye… Zamanların birinde, ince telli hafızama birden bire düşüvermiş bu hatıra.. Demişim ki soylu kasabanın kadısına: ve daha da hiçbir vakit, alnıma düşme saçım senin rüzgârında düştüğü gibi… Ve bilmişim, tutulmamış bir söz, inanılmamış bir yalan ve aldatılmış bir gençlik vardı; birilerinden kalma… Bir gün anımsarım diye birilerinin sesini, tıkamışım kulağımı… Kader dediğin, benim birilerine karşı bir ömür boyu, bir yerlerde sürecek olan yalnızlığım…
Ve bu gece bir ay doğuyor karanlığın üstüne… Bir güneş batıyor karanlığa. Kavuşuyor yıldızlar. Ses etmiyor dilim. Ve ben bir gece aya susamış bir kurt gibi uluyorum. Ses etmiyor karanlığın. İşte şimdi senin kader dediğin, benim düpedüz şanssızlığım…
Bir gece, bir yerlerde, birilerini, bir şeylerden dolayı, bilmem kaç kez özlüyorum içimde, en derinde…

Değişenler

Yazdan beri ne çok şey değişti ömrümüzde,
ne çok şey azizim!
Ağaç altında kurulan sohbet masalarından,
İftara konuk bekleyen masalara,
Toplantı masasından, oyun masasına…
Bahardan bu yana,
ne çok şey değişti azizim!
Hep, en büyük değişimin, değişimin kendisi olduğunu çınladı kulaklarım…
Nice yıllar devirdik ağaç altında.
Onca düşen oldu, takılıp çalılara…
Ve hep bir aşk beslendi,
kalkınca öpülecek yaralarda…
Ve evet…
Nice aşk geçti ömrümden,
nice sevda türküsü yakıldı.
Ne çok şehri tanıdım bağrında.
Ve yine dönüşüm, bu topraklara oldu…
Ne çok şey değişti azizim,
çocukluğumdan bu yana!
Gelenler gideni aratmaya başladı, bir vakit sonra.
Ömrümde en çok aradığım sözleri,
Değişiverdim bir tutam yalana…
Nice yapraklar düşüp ağaç altına,
sohbete tutuştular…
Nice çakıl dövüldü ayaklar altında.
Ve onca kardan adam karıştı kalbime…
Solmuş bedenimden, onca karınca geçti, kedilere yem…
Ve ne çok şey değişti azizim,
mevsim değiştiğinden bu yana!

18 Kasım 2009 Çarşamba

Kırk Yılda Bir


Kirpiklerim nemlendi, henüz yağan kuru yağmurdan. Enkaz altında bulundu cesedim. Belki bir deri, bir de kemiktim. Sense kırk yılda bir gibiydin. Hani kalırdı kahvenin tadı kırk yıl hatırda. Ya da küsmesin diye fincan, bırakılırdı ya dudak payı… Sense böyle bir geçmişten iz gibiydin. Derin bir iz gibi geçendin geçmişimden.
Protokolden izledim dün hayatımı. Hem de ilk kez… Ölüm anımı anlatıyor beceriksiz sunucu. Ve tabii ölüm aletlerimi… Ölümün getirilerinden bahsediyor konuk sunucu. Ve yandaşları. Oysa ben her şeyi göze alarak sildim yaşamı karelerden. Ve yeniden dizdim kareleri, kuş tüyünden ipliğe…
Görünmez bir acının bedende dolanma süresini hesaplamak, bu kez payıma düşen. Oysa sen gece yarısı güneşi gibi yakıyorsun parmak uçlarımı. Bense hala gitmekten bahsediyorum! Nasıl gidebilirim ki? Ezilmiş ruhumu karıncalara teslim edip, nasıl baş kaldırabilirim hayata? Üstelik bugün suda boğuldu nefeslerimiz. Kalp atışlarımdaki ritmiksel bozukluğu düzene koyup, kaldığım yerden devam ettim kıvranışa. Acı diyordum en son. Bedende acı. Hem de en derinden.
Protokolden izledim dün hayatımı. Hem de ilk kez… Konuk bir ruh gibi kurulduğum köşemden kalkıp, suda boğdum nefeslerimizi. Hem de gözyaşımı akıtıp, kirpiklerimi nemlendirerek. Ve ölü bir sonbahara teslim ettim yazımı. Gereksiz bir kuşkuydu belki de. Sebepsiz, yersiz ve faydasız bir kuşku… Ama kesinlikle seni andıran bir neşeyle doluydu bavulum. Üzerinde vatanımdan emanet pul, içinde kalemimden sana mektup. Ve derde derman, aşka âşık hikâyeler…
Aldandım bugün. Sararmış bir gazete kâğıdına, eskimiş bir koltuğa, unutulmuş bir kitaba ve nemlenmiş kirpiklerime. Henüz gece yarısı güneşi dolmamışken içime, sonbaharda seni hatırlıyorum. Gözümdeki bir tutam ıslaklığı siliyor ve kaçıyorum senden, mevsim mevsim.
Bugün sonbahar. Bugün yolun sonu. Bugün belki de yolun başı. Ama ben ne yazdayım, ne kışta. Gönlümün baharında, sarı yapraklardanım. Ve pür neşe telaş ile yetişmeye çalışıyorum kaçırdıklarıma.
Avluda parmak arası sohbetler ve içimde, güz sancısı. Daha söz vermem bahara, aleve… Güneşin ardında, karın ötesinde ve sarı yaprakların tam ortasında, bir güz sancısından kalmayım… Sense ömrümün kırk yılında bir, alnıma düşen bir tutam saç gibisin. Hani geç kalmış bir hediyenin öncüsü. Ve sararıp solmuş aşkların cellâdı.
Şimdi bundan bilmem kaç yıl sonra, kalp ağrılarında bir güz sancısıyım. Sense geçerken kapımı tıklatan bir komşunun kahvesi gibi, kırk yılda bir gibisin…

Ve Muhtemelen Güz Sancısıydı Bu…


Sabaha karşı saat dörttü. Uykusuzluğun beni çağırmasıyla başlamıştı her şey… Ve her şey uykusuzluğa teslim olmamla bitmişti.
İri cüsseli ağacın, yürekli yapraklarına bakan, küçük, tek nüfuslu odamda uyuyordum. Dedim ya, uykusuzluk çağırmıştı beni bir kere… Üzerimde iğreti duran çarşafı kaldırıp, yalpalayarak kalktım ayağa. Cam kapalı olduğu halde, ağacın uğultuları çınlatıyordu kulağımı. Hayalet adımlarla salona gidip, araladım kapıyı. Bizim marangozcu, Latif Ağabey’e yaptırmıştık bu kapıyı. Bize geldiği günden bu yana, gıcırdar hep.
Sabaha karşı saat dörttü. Ve ben ağaçlarla çevrili salonda, dizlerimi karnıma kadar çekmiş, oturuyordum. Gündönümüne kadar da oturacaktım muhtemelen.
Günlerden Çarşambaydı. Eylül’ün sonuna doğru bir Çarşamba; ben dizlerimi karnıma çekmiş, oturuyordum. Hayalet soluklarımla dinleniyordum ara sıra. Marangozcu Latif Ağabey’e yaptırdığımız kapının gıcırdarken olduğu gibi, bir o yana, bir bu yanaydım. Muhtemelen, korkudan çatlamıştı dudaklarım. Ve muhtemelen, odamın sessiz hayaletiydin sen.
Saat sabaha karşı dörttü. Ben dikkatimi halının desenlerine vermiş sallanırken, gıcırdıyordum. Ve muhtemelen beni sarsacak bir şeyler olacaktı, saat sabaha karşı dört buçukta. Dağ boylu merdiven yamaçlarının kesişme noktasında, eşarbı elinde, elleri eteğinde, dizine basınç yapan bir kadın keşfettim. Ve yamaçların kesişme noktasında, bir çığlık koyverdi kadın… Dikkatim tamamen dağılmış ve gıcırdamayı unutmuştum. Ve çığlıklar durmaksızın devam etti, apartmanın bahçeye açılan kapısında… Benim iri cüsseli ağacımdan hayalet bir yaprak düştü. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Ve bir tane daha… Sonra birden kaşlarını çattı bulutlar. Ve şimşekler kavgaya tutuştu. Eşarplı kadının gözyaşları, bulutlara karıştı. Ve çığlıklar, iri cüsseli ağacımı yerinden oynattı. Ve ben muhtemelen, yatağımdaydım. Yumruk olmuş elim ağzımda, gıcırdıyordum korkudan.
Ona küçük, tek nüfuslu odamdan bakıyorum. O beni muhtemelen karada sanıyor hala… Gıcırdıyor topraklarım.
Sabaha karşı saat dört buçuktu. Uykusuzluğun beni çağırmasıyla başlamıştı her şey… Ve muhtemelen her şey uykusuzluğa teslim olmamla bitmişti.
Ve muhtemelen, bir güz sancısıydı bu; gıcırdayıp duran hayalet… Sadece hayal et ve alış demişti güz. Ve muhtemelen bir rüyaya dalmıştım, güz sancısının tam ortasında. Ve bir rüyadan uyanacaktım, baharın bağrında; bundan aylar sonra…

4 Kasım 2009 Çarşamba

Güz Sohbetleri


Parmak arası sohbetler ve el yazması değerler.
Kiminin endişesi, kiminin heyecanına denk geliyor.
Ah o neşeli, apartman altı sohbetleri.
Bir söyler, bin güler kıvamında hoşlukta, akşamdan kalma sabahlar.
Gecelerce fıkır fıkır yanan ateş…
Beş çayları avluda.
Ve iskeleye henüz yanaşan bir gemiyle parlayan umutlar.
Nasıl yakın olunur ki bir insana en fazla?
Ve ne sıfatla durabilirsin ki karşısında?
Aldığım öğütleri kullanıyorum her defasında…
Ne yazdayım, ne kışta…
Gönlümün baharında, sarı yapraklardanım.
Ve pür neşe telaş ile yetişmeye çalışıyorum kaçırdıklarıma.
Avluda parmak arası sohbetler ve içimde, güz sancısı.
Daha söz vermem bahara, aleve…
Güneşin ardında, karın ötesinde ve sarı yaprakların tam ortasında,
Bir güz sancısından kalmayım…

ARZU BIÇAKÇI

11 Ekim 2009 Pazar

mor kadın'ın hayal'leri


Hep mor'un ardına gizlenmişti kadınlar'ın bitmek bilmez çığlıkları. susturmanın bir anlamı yok geçmişi. eğer gidecek bir yerin, çalacak bir kapın varsa, geçmişten geliyorsun demektir. susturun mor'u. yakışmasın kimseciklere. ve yine o kimsecikler değmesin kimsenin mor hayallerine. susmak istersin bazen. ya da susturmak. ama ne para eder ki üç kuruşluk dünyaya? gitmek istersin bazen. geleceğe. ve daha uzağına. geçmişten geçmemek gibidir bu.. asla olması gerektiğinden erken olmayacaktır. oldurmayacaktır belki de. kırılan kanatlar altında birleşip susturacaktır oyunbozan kargaları. ve yine kanatlarını açıp dileyecektir gökten üç elma. düşeceklerdir belki teker teker. ve inecektir hayalin üzerime... ama biliyorumki geniş zamana yayılacaksın sen de diğerleri gibi.. niteleme sıfatının sorgusu gibi.. ucuz ve geçmiş olacaksın. asla olması gerektiğinden erken olmayacaksındır. sadece gelmiş-geçmiş tüm suskunluğum olacaksın.


soğuk alıyor boğazın serinliğinde boğazım. üflüyor tatlı nefretini üzerime. ensemde hasretin, zihnimde tüm kuşkularım. ve sen mor bir kadın gibi üstüme geliyorsun. akıtıyorsun nefreti boğazından. soluyorsun tatlı nefesini üzerime. ama ben mor bir kadın gibi nefret ediyorum senden. aynı senin olduğu gibi uzak duruyorum geçmişten. oysa sen geçemiyorsun benden. hep aynı nokta da, hep aynı hasreti yineliyorsun. her şey yolunda giderken, mor bir kadın'ın hayalleri gibi, raylardan çıkıyor hayat. soluğun yakıyor boğazımı. bu yetim ve öksüz günde, geçmişten geçiyorum. mutluluğu yakalıyorum gökyüzüne yakın. mor bir kadın'ın umudu gibi süsleniyorum sana. git diyorum, hayat düzenimden...

*
ve yine dilimde bin türlü lanet ve inada inat, eğleniyorum delicesine!


Arzu Bıçakçı.

27 Eylül 2009 Pazar

Mevsim Deyip Geçmemeli!


Bir yerlerden başlamalı artık hayat!
En incesinden de olsa, tutunacak bir dal, çalı-çırpı bulmalı! Bitişi göze alıp, elini dokundurmalı başlangıç noktasına... Sancılı yollardan geçmeli ve bedeni yaktığı müddetçe kıvranmalı ceset!
En nihayetinde, yeniden başlamayı bilmeli hayat!
Kusursuz bir bedende soluksuz bir yaşam düşlememeli canlı varlık! Beynine derinden kazıdığı her bir sureti silip, bir kez olsun safkan olmalı faniyette... Ve en sonunda finale geldiğinde hayat, camdan bir kalbin parçalara ayrılması gibi, moleküllerine ayırmalı geçirdiği her saliseyi...
Yaz deyip geçmemeli ve yazmalı insanoğlu; içinde kalanları, nefesini, unutulmayanları, bölük-pörçük olanları ve hayal kırıklıklarını... Yazmalı ebediyete... Kalemini susturmadan, mürekkebi dondurmadan ve kâğıt-kalemi küstürmeden, sonsuzluğu yazmalı; içinden aldığı her nefeste...
Ve yaz deyip geçmemeli, en okkalısından sarılmalı hayata ve başlamayı öğrenmeli yeniden, yeniden; bıkmadan ve yılmadan, anlaşılmayan her bir sahnesini geri alarak, sonuna kadar yaşamalı hayatı...
Sonsuzluk kaleminin damarlarından akmalı kanı, durdukça merkezine basınç yapmalı...
Yaz deyip geçmemeli ve tadına göre yaşamalı mevsimi! Ancak öyle zevk, öyle neşe hayat!

Olacağı buydu!


Sonunda bu da oldu dedirten bir şeyle karşı karşıyayız. Son günlerde çıkan tuhaf yaratıklar, insan görünümlü caniler, onların destekçileri, doğa aleminin son ürünleri derken bir de başımıza çift karakter sorunlu bir elma çıktı! Gerçekten de 'haydaa!' dedirten bir olay bu. Şahsen ben haberi gördüğüm de öyle dedim. İnsanlardaki karakter bozukluğu sonunda meyvelere de sıçradı. Buyrun, internetten haber başlığına bir bakalım;



"Milyonda bir: Hem kırmızı hem yeşil elma
Botanikçiler elmanın iki renkli olmasını genetik mutasyona uğramış olmasıyla açıklıyor. Sahibinin ise elmayı yemek gibi bir niyeti yok." (http://www.mynet.com/)


Ben ise haberi böyle değerlendirmeyi tercih ederdim. Zavallı elmacık, insanlara özenmiş ve karakter bozukluğunu üzerine takınmış. Yeşil mi olsam, mavi mi olsam diye kafa yorar iken, çift renkli oluvermiş! Elmanın sahibi ise, onu hangi tarafından yiyeceğini şaşırmış!


Alın size bir "flash" haber daha! Bakalım daha neler gelecek başımıza! Haydi hayırlısı, ne diyelim!

20 Eylül 2009 Pazar


Sarı ve Lacivert'in aşkı gibisin içimde.
Oysa bugün bayram. Bense yaşamışım doyasıya bu günümü...
Bayramın bu gününde, emeği geçen herkese teşekkür ederim.
Saçlarımı kesen kuaförden, kıyafetlerimi edindiğim satıcıya, arabayı kullanandan yemekleri ısmarlayana ve daha nicelerine kadar teşekkür ederim.
Nice bayramlara !
lacivertin sarıya olan aşkı gibisin içimde..

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Şehit!

Adın hala dudaklarımda kanıyor.
Acım hala yaramı yakıyor da en derinden,
Hissetmiyor hiçbir şey gidişinden.
Çiçek kokan hasret miydi bizi ayıran?
Elimdeki mürekkep tükenmiş,
Seni yazacak kâğıt bulamıyorum…

Tırnağı etten ayırmak gibiydi bizimkisi.
Ve ayrılık kokuluydu.
Bu kez mezar taşıydı hasretlerin buluşma noktası.
Ve senin adını içeren her mezardan toprak aldım bugün.
Yarama merhem olsun diye,
Dağıttım sen kokulu odama…

Sen gideli yıllar olmuş,
Kapım çalınmadı kalp ağrısında…
Sen gideli yollar olmuş,
Dağlar aşılmadı hasret kokusuyla…

Bugün harpten bir iz daha aldım boynuma.
Bugün ben de asker oldum,
Bugün ben de şehit oldum!
Ve yaralı bir kuş sandılar beni.
Sandıklara yazdılar adımı.
Ve kirli bir yemin gibi ellerde taşındım bugün.
Mezarının üstüne istedim mezarımı.
Ve bugün son bir yeminle Tanrı’ya gittim.
Harpten bir iz daha aldım boynuma bugün.
Bugün ben de şehit oldum, arkadaş!
İkimiz için, askerlerimiz için, şehitlerimiz için, vatan için!
Bugün, ben de şehit oldum, arkadaş!


ARZU BIÇAKÇI

30 Ağustos 2009 Pazar

Eski Bir Gün.

Yokuş aşağı merdivenlerin sıralı olduğu bir gençlik yaşadım,
En tazesinden…
Bugün, öyle eski bir gün ki…
Tadından yiyemediğim incirler bozulmuş,
Mevsimi geçmiş sardunyaların.

Öylesine hasrettim ki derini tıkayan o dokuya…
Hani oynardın ya hep saçlarınla…
Artık öylesine hasretim ki saçlarına…
Ben senden ümidi kestim,
Sen farkında değilken!
Bugün, öyle eski bir gün ki…
Birilerine, hiçbir zaman yansıtamadığım hisler düşmüş alnıma…
Ve sen oyunbozan bir karga gibi,
Yumulmuşsun yemek olmuş kalbime…

Açık kalmış pencereden yansıyan güneş ışığı gibi anılar.
Oysa taşlar hala soğuk.
Ve hala ıslak.
Ve sen hala uzaksın bana.
Ay’ın uzak olduğu gibi güneşe…
Bugün, öyle eski bir gün ki…
Sandıklardan birini açsam, hasretin kovalar sanki beni gece yarılarında…

Yarınlarımın umutlarını dizmişim topa,
Ve geleceğinden medet uman gençleri dizmişim sıraya.
Hani yana baksam, ayrılık, sanki bizim gecemiz…
Hangi yörünge karşılasa beni saman yoluna yakın,
Duraksarım…
Adın, hafızama yakın…
Ve bugün, öyle eski bir gün ki…
Yer altındaki seslerle karışıyor seslerimiz…
Ve bugün, öyle eski bir gün ki…
Dokunsam kaçacaksın karanlığa,
Adım atsam gideceksin geçliğimin yokuş aşağı merdivenlerine…
Ve geri attığım her adımda sileceksin adımı var olan adından…

Bugün, öylesine soğuk bir gün ki…
İliklerimdeki bitmiş tükenmiş kan bile üşürken,
Hasretin tütüyor, burnumda…
Ve soğuk alıyorum,
Bu sararmış ve eskimiş günde…

24 Ağustos 2009 Pazartesi

kol, avuç, omuz, yürek.
Açtım ne varsa sana gelebilen.
İnsan böyle oluyor bazen.
Bir ağustos günü,
esiyor rüzgâr kuzeyden...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Ben nereye demir atsam, ah yasaklı sulardayım..


Burada kalmayı seçseydi en başında, belki de gitmesini isterdim. Belki dönmesini. Belki yıkılmasını. Belki de düşmesini isterdim. Hepsini ben isterdim. Hepsini benim için isterdim. Karşısına geçmek ve yanlış şeritten gittiğini söylemek belki de şerit değiştirmesine mani olmak isterdim. Ruhumu satmak, gizlemek ya da o anda beni her ne saklayabilirse, onu yapmak isterdim.
Yazmak için gitmeni beklemek. Beklemeyi sen gidince seçmek isterdim. Bir İspanyol gibi. Düzensiz ve bozuk ritimlerle nefes almak. Ve avazım çıktığı kadar la mordan söylemek isterdim. Ben buyum! Demeden evvel, ne olduğumu, sahiden de bilmek isterdim...
Tuvalimden akan umut dolu bir mektup olsun isterdim sana. Ne dediğini bilmeden utanan, aktığını bilmediği yaşları yanaklarından silen soluk bir anı olmak isterdim geçmişinde. Ne söyleyeceğini bile bilmeden, ayağına takılanlara ve kanayanlara aldırmadan sana doğru uçan, koşan, zıplayan ya da sana yetişebilmek için her ne yapabiliyorsa onu yapan soluk bir iz olmak isterdim geleceğinde. Uçurumdan bir lezzetle dudağından arta kalmak ve boşluklara tükürmek isterdim gizlenmesi zor nefretimi. Hiç gitmemişsin gibi yapıp, yeniden oyunumuza başlamak isterdim. Sensiz bir oyunda ebe olmak ve hayalini sobelemek isterdim. Uçsuz bucaksız bir düş gibi seni sırtıma alıp, üstlenmek isterdim tüm neşeni. Sonra katıp hüznünü hüznüme düşünmüyormuş gibi yapmak ve ben sadece geleceğimizi görmek isterdim. Hem de deli olacağımı bile bile. Hem de senden ayrılacağımı göre göre. Bilmek isterdim yaşayacağımız saliselerin ağırlığı. Sırtlamak ve uçurmak isterdim tüm yelkovanları. Zaman atmasın ya da nabzım dursun isterdim. Uçurumdan atlamak gibi bir şeydi bu... Sen yokken içimde kalan tüm nefreti tükürmek isterdim suratına. Suratının tam ortasına, hevesinden arta kalan boşluğa, nefesimdeki kini ve endişeyi tükürmek isterdim.
Hayalinde gizli o tek alacayı karalamak, sensiz yollarda seninle yürümek isterdim. Yaptığım hatadan dönememek ve çaresizliğe boyun eğmek isterdim. Senden arta kalanlarla değil senin parçalarınla yaşamak ve yürümek isterdim. Yürürken yalpalamak, sendelemek, olur olmaz düşmez ve kanamak isterdim. Boşluklara doğru. Gidişat hoş değil deyip, kolumdan tutulmasını isterdim. Kolumdan tutanın yüzündeki kahramanlık hevesini yıkıp, tutanın kollarından düşmek ve kendi çabamla ayağa kalmak isterdim.
Nice sonra bu rüyadan uyanıp, oyunuma kaldığım yerden devam etmek isterdim. Hep senin tam arkada, belanın çok ötesinde, nefesinin tam ortasında olmak isterdim. Hiçliğin kenarından geçip hayata dil çıkarmak ve senden ödünç aldığım tüm gülücükleri boşa harcamak isterdim. Tüm isteklerim bir yanaydı da ben en çok rüyalarımın gerçek, gerçeklerimin rüya olmasını isterdim. Ben seni değil, senin hayallerini isterdim. Senden arta kalanlar benim değil, her gece gördüğün o lanet rüyaların benimdi! Rüyalarımı bana geri vermeni, gecemi gündüzüme katmanı ve benden kopmanı isterdim. Acı çekmek ve yorulmak isterdim. Hayallerine girmek ve beni andıran tüm kareleri silmek isterdim geleceğinden.
Tıpkı şimdi olduğu gibi... Uzaktan sırıtmak isterdim geçmişine ve geleceğine... Bilmediğin adıma yeni sıfatlar ve boş tanımlar ekleyerek geçirdiğin bir yüzyılın boşluğunu sana ispatlamak ve en nihayetinde seni yeryüzünden uzaklaştırmak isterdim. Kesin bir ayrılık değil de can acıtıcı bir son yazmak isterdim. Kalemden mürekkep gelmedikçe damarımı zorlamak ve nihayet acıya göğüs germeyi öğrenmek isterdim.
Mürekkebin delici gücüne hâkim olmak ve yazmak isterlerdim satırları damarlarımdaki yeşil kanla... Dünyanın soğukluğunda yaslanabilecek tek omuz, dökülebilecek tek bir gözyaşı isterdim. Fazlası bize gereksizdi de, ben en çok senin hayallerini görmek isterdim...

4 Ağustos 2009 Salı

Soyunmana gerek yok bana bir kaç tatlı söz lazım
Uyuyana kadar kal yeter bitmiş uyku haplarım..

31 Temmuz 2009 Cuma

Yazlık Hatıralar ..


Bir sezon vaktinde, kumsaldan güneşe, bir sevda türküsü yakılmıştı.
Güneş, tendeki sıvıyı emip, seni bana hapsederken... Dalgaların şırıltısı, kumları topluyordu. Bütünleşiyorlardı. Sen ve ben gibi. Kum-güneş-deniz. Biz oluyorlardı. İzlediğim bu birkaç satırlık manzara ardından, güneşe teslim oluyordum.
Öyle yeşildi ki deniz, tıpkı düşlerdeki okyanus gibiydi. Ya da okyanus akıntısı. Öyle yeşildi ki deniz, yaklaşsam mavi; uzaklaşsam kan kırmızısı olacaktı. Elbette her şey öyle “pat” diye olmuyordu. Mesela şu karşı kayalıkta oturan denizkızı, kim bilir nasıl çıkmıştır oraya? Her şeyin belli bir nedeni olmadığı için, buna da neden aramıyorum...
Saçlarını en güneye savuran şu genç kadın, bir eliyle kitabının sayfasını çeviriyor; diğer eliyle de elma suyunu yudumluyordu. Çocuklar kumdan kale yapıp, zirvesine pipet dikiyorlardı. İri cüsseli bir yabancı, ayak basıyordu kaleye. Ve çocuklar, salya-sümük ağlıyorlardı. Âşıklar bir köşede kol kola, denizin ıslattığı kumlara adlarını yazıyorlardı.
Köşedeki sitelerden birinde, bir kadın, balkonunu yıkıyordu. Bir hışımla aşağıya attığı suyun, zavallı kediye geleceğini, nerden bilebilirdi ki? Ya da kaydıraktan şuursuzca kayan çocuk, terliğinin ayağını terk edeceğini, nasıl hissedebilirdi?
Şu teknesi kıyıya vurmuş amca, tek kelime etmeden, etrafı izliyordu. Hatırlıyorum da geçen sene bu zamanlarda, pek bir dertli görünüyordu. “Karısı evi mi terk etmiş, neymiş!” diyorlardı. Bende kulak misafiri olmuştum. Anlaşılan eşi çoktan eve dönmüş.
Ve tam solunda duran, iki adamın çay yudumlamaları. Ve gelen her zarda yükselen seslerle, keyifli tavla maçları. Sağımda, sevdiğine serenat yapan genç, gitar çalan kız. Taa ilerideki sitede, akşam sofrası hazırlanmaya başlanmış. Rakı-balık!
Ve yurdumun, yaşamayı seven, güzel insanları!

Yaz gelsin ki, yazılacak sözümüz olsun.

Zira söz uçar, yazı kalır!

23 Temmuz 2009 Perşembe

Dinlenesi ..

korkuyorum anne al beni içine
alışamadım anne al beni yine
büyüdüm anne evler büyüdü büyüdü pabuçlar yollar büyüdü
orduya istiyorlar savaş çıkar diyorlar silah veriyorlar anne bana öldür diyorlar
yat diyorlar anne kalk diyorlar
beynimi yiyorlar anne beynimi yiyorlar
kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar
kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar
oyunu verme anne
oyunu verme anne
oyuna gelme anne
Yaşar Kurt

19 Temmuz 2009 Pazar

Dünya Fenerbahçeliler Günü!


Bugün kaldırın dünyayı ayağa, ayaklansın evren, bilmem ne yapsın gezegenler! Bugün çarpan yüreklerin, evrende bıraktığı frekansın şiddetini hesaplayabilene aşk olsun! Bugün tüm Fenerbahçelilerin yürekleri, her gün olduğunun aksine daha bir şiddetli, takım aşkıyla atıyor! Bugün herkese ve her şeye karşı duyarsızım! Bugün, varoluşumun tek armağanı Fenerbahçe’min tabiri caiz ise doğum günü! Bugün, Dünya Fenerbahçeliler Günü!
Herkese inat ineceğim bugün Kapalıçarşı’ya… Hatta Kapalıçarşı’daki o bedhah bayrağa inat, giyeceğim Guizalı formamı, çekeceğim üzerime Fenerbahçe’me dair ne varsa! Bugün kanım olduğundan daha fazla, SARI - LACİVERT akıyor !!

Bugün daha büyük hissediyorum, Fenerbahçeli olmanın gururunu!


Ne mutlu Fenerbahçeliyim diyene ve onu içinde hissedene!!

Dünya FENERBAHÇELİLER günümüz kutlu olsun!


Atam bizde izindeyiz, Fenerbahçeliyiz!

Bitmez bu sevda, durmaz bu akan kan! ;)

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Yalın Ayak…




Ve yalın ayak başlar nefret…
Gecelerce konuşamazsın ve kimselerle.
Susamazsın fıkır fıkır yanan ateşin dolgun alevlerine.
Sonbahar bilmez ki yaprak yaprak açan baharı…
Bilmez ki menekşe kokusunun,
burun deliklerinde bıraktığı hazzı.
Ve gecelerce yardım dileyemez ki sonbahar.
Bilmez ki tutam tutam yeşillikleri.
Bilse olmazdı adı, “ sonbahar…”
Güneş bilmez ki, kar nasıl erir.
Bilmez ki güneş nefreti, soğuğu…
Ve bir gece, çöldeki kum tanesi başlatır isyanı…
Çöl bilmez ki evladının tanımsızlığını…
Ve gece yarılarından birinde,
sabaha vurur ay…
Ay bilmez ki yıldızlar ondan uzaktır.
Bilse sevmezdi, sevse bilirdi.
Ve bir gece, yalın ayak başlar nefret.
Gece güneşinde kavrulur ayak.
Ve aya karşı, usulca ulur bir kurt.
Ve yalın ayak bir kurtla başlar nefret…
Ve nefreti tattığı müddetçe serinkanlı olur insan.
Ve bu kez, harbiden de son baharıdır nefretin…
Nefret bilmez ki son baharı!
Son deminde bir çay bahçesinde,
nefreti tatar insan…
“bitse de gitsek…” kıvamında bir boşlukta,biter insanoğlu…
Gider âdem,
gider Havva…
Ve bir gece, yalın ayak başlar nefret.
Gerisi kuzgun sürüsü gibi gelir zaten.
Nefret bir gece başlar
ve
bir gün,
bitmemek üzere devam eder.
Zira gün bilmez ki gece karanlıktır…
Bilse susardı.
Geceye susardı.
*Ve nefret bir gece, başladığı yerden devam eder,
usulca aya uluyan bir kurdun isyanı gibi,
kum tanelerini savurur güneye…
Ve çark, dönmeye başlar kuzeyden.
Gümüşi anıları düşer yalnız akşamlı karanlıklara.
Ve öyle bir gece de, yalın ayak toprakta yürür nefret.
Yarınları parçalanır, irili ufaklı…
İşte öyle bir gece de, devam eder yalın ayaklarda nefret…*
Larsuzra (;

11 Temmuz 2009 Cumartesi

1o.o7.o9 emreaydın Konseri!



Günler hatta haftalar öncesinden planladığımız gibi, saatler yedi buçuğu gösterdiğinde konser alanında olduk. Burcu bizim için, sahneyi en iyi şekilde alan bir yer tutmuştu. Başta yeni yetme gitarcıların o bayıcı konserini izledik. Sonra,”Ah, Eray da burada olsaydı…” dedirten, Yunan dans gösterisini izledik. Bursa Yöresinden sonra da, Fransızların gösterisi başladı. Ama o da neydi? Yağmur başlamış, alanı kara bulutlar sarmıştı. Daha yağmurun iki üç damla çiselemesiyle, neredeyse bütün alan boşalmıştı. Aniden bastıran yağmur, bizi hazırlıksız yakalamıştı. Öyle ki, Gökçenur’un şemsiyesi bile pek işe yaramamıştı. Neyse, yağmurun altında kısa bir ıslanmadan sonra, Burcu’nun babası arabayla gelip aldı bizi ve evlerimize bıraktı. O kadar üzgün ve yorgundum ki. Günler öncesinden, bugün için hazırlanmıştık. Ama bu yağmur da Emre Aydın’ın sahneye çıkmamasını diliyordum. Ne de olsa evdeydim ve bir daha da gidemezdim konser alanına. Ama o da ne? Ablam aradı ve Emreaydın’ın konser hazırlığında olduğunu, on dakika içinde sahneye çıkacağını söyleyen Ziya’yı dinletti. O anki üzüntümü kimse tahmin edemez. Tam oturmuş, her şey bitti bari ablamlar eğlensin derken, Gökçenur’dan mesaj geldi: “ kanka, aşağıya in, konsere gidiyoruz!” Saat tam 22.23 idi. Ve 22.30 da sahneye çıkacaktı Emre Aydın… Sağ olsun bu kez Gökçenur’un babası bizi konser alanına tam vaktinde yetiştirdi ve protokolde oturabilmemiz için arkadaşını aradı. Ama her yer tıklım tıklım dolu idi ve bize yer yoktu. Biz Gökçenur ile dönmeyi düşünürken annesi geçiş yolunu bulmuştu bile…
Şimdi nerede miyiz? Sahne önündeyiz! Başından yakaladığımız konseri, sonuna kadar, her şarkıyı tekrar ederek geçiriyoruz. Konser bununla da bitmiyor. Emreaydın bizim olduğumuz yöne geliyor ve Gökçenur’la ikimiz başlıyoruz el sallamaya. El salladığımızı gören Emre, bize daha da yaklaşıp, sıcacık gülümsemesiyle, el sallamamıza karşılık veriyor. O güzel şarkıları birlikte sıralıyoruz dilimizde, gönlümüzde, ellerimizde ve alkışlarımızda…
Sonlara doğru klasik gitarı eline alıyor Emre. Gökçenur’un kulağına eğilip: “ gör bak, Git’i söyleyecek!” diyorum… Ve Git başlıyor! Mest oluyoruz, mest! Ve şarkının sonlarına doğru Emre, bizim olduğumuz tarafa gelip gelip gidiyor. Sonunda çığlıklarımıza karşılık veriyor ve gelip elimizi tutuyor… O kadar harikaydı ki…
MFÖ’den “ Ele Güne Karşı Yapayalnız”ı söylemeye başladığında, adeta göbek atıyoruz. E, bunu gören Emreaydın, bize karşılık vermez mi? Verir verir! Yanımıza geliyor ve oda başlıyor bizimle oynamaya…
Söylediği tüm şarkılardan zevk almıştım elbette. Ama o üç şarkı beni bitirmeye yetmişti. Söyleyeceğini asla tahmin etmediğim şarkısı, Gülümse Şimdi, Sensiz İstanbul’a Düşmanım ve Gökhan Kırdar’dan Yerine Sevemem!
Belki Bi Gün Özlersin şarkısı ve teşekkürleriyle son buluyor konser. Her şarkının ardından, “Büyükçekmece(İstanbul) Sağ olun çoook!” diye bağırıyor. Çok zevkli, fıkır fıkır bi rock konseriydi… Bu geceyi, unutulmazlar listeme ekledim bile…

Demek ki neymiş? Yağmurda da olsa, bırakmazmışız Emreaydınımızı (:

E, bu geceden de ne anlamış oluyoruz? Kaderin ve kısmetin önüne hiçbir şey geçemezmiş… (:
Teşekkürler Emreaydın ve ekibi,
Teşekkürler Büyükçekmece Belediyesi,
Teşekkürler kanka! :D

-Ve Gülümse Şimdi (Bebeğim)
Sakın ağlama, tanıdık yalnızlık, evvel Allah tanıştık evvelden
Kokunu bırakma, çok sevdim kokunu, bilemezsin al götür kokunu
Çocuktun hep sen, elinde balonla...
Engel miydim ben? İğne miydim?
Bir bakmışım ki ben, elmalar düşmüş, tükenmişiz, kepenkler inmiş...
-
Ve uğraşmak anlamsız
Yüzündeki yabancı
Her geçen saniye bana daha yabancı.
Ve böyle olmasın bildiğim gibi kal sen
Her geçen saniye daha da zorlaşmasın
Veeee gülümse şimdiiii !!!
Haklıydın hep sen, acılar bedava, mecburduk hep uzaktan bakmaya
Çok yorgunum ben, eski bir saat gibi...
Hırpalandım Isssstannnbulll gibi !!!

Beeebeeeğiiimm...
Oyunun en güzel yerinde zil çalınca üzülürdük ya...
Öyyleyiiimmm !!!

7 Temmuz 2009 Salı

02.07.09 Doğum Günüm...


Yine söylüyorum…yine söylüyorum işte: “ Hediyelere alıştırılmış bir yaşamdan sıyrılıp…” Aynı zırıltı diyor bir çoğu… bense eminim aynısı olmadığına… sadece içimdeki hisler aynı… sadece büyüyorum, yaşlanıyorum, gençleşiyorum, sorumluluklarım artıyor ya da siz her ne demek isterseniz öyle oluyorum… On altı yaş, bir çoğu için, ‘çok’ küçük. Biliyorum, belki zerafetinden olsa gerek, bu yaştan hiç de memnun değilim. Zira yaşlanıyorum. Soluğumu atmosfere bağışladığım her an, yaşlanıyorum!Faniyetin kaçılmaz tuzaklarından biridir yaşlılık.
Bu doğum günümde de durmadan sayıkladım, hediyelere olan nefretimi… Zira istemedim kimsenin kutlamasını doğum günümü, hatırlamasını, hatırlanmamı… Bir çoğu bunu bildiği için, bakışlarıyla doyurdu beni 2 Temmuz günü… Hala daha, minnetlerimi iletiyorum onlara…
O gün iyiydi, süperdi, harikaydı… Ama eksikti… Hiç bi kutlama, onun yerini alamazdı. Zira bağımlılık yapmıştı. :p
O gün en güzel hediyeyi, canım arkadaşlarım verdi bana. Hediyeden kastım, pakete sarılmış ve onca zahmetle para harcanıp alınmış şeyler değil. O gün beni en çok, 'küçük' bakışlar mutlu etti. Sürekli aynı şeyleri tekrar eden ve: “artık akraba olduk” diyen Eray, dünyalar tatlısı Ezgim, Ömerim, Burcum, Gökçenurum, Begümüm, Canım ablacıklarım, benden millerce uzakta da olsa kalplerimizin hep birlikte attığına emin olduğum Kübram ve daha isimleri saymakla bitmeyecek birçok candan arkadaşımın kutlamalarıyla güzel bir gün geçirdim. Geceyi kötü bitirdik… Hala da yüzüne baktıkça acısı çekiyorum ama en yakın zamanda bunun da üstesinden gelebileceğime inanıyorum. Biraz destek lütfen(!)
Yine de her şey bi harikaydı… benim için düşünülmüş bir parti… Süslenilmiş, koskocaman bahçe ve müzik… her şey o kadar güzeldi ki, emeği geçen herkese, (başta ablam Nil, Nur ve cici komşularımıza) minnetarım… O gece sabaha kadar şarkılar söylenip eğlenildi. Kumsalda çılgınca oyunlar oynandı.
Sonra canım Erayım bana özel bi kutlama hazırladı. Baş başa eğlendik, yedik, içtik… Dahası mı, Volkanımı gördüm! Evet, ne yazık ki Volkan İsviçre’den döneli bir buçuk hafta oldu ama ben onu yeni gördüm.
Uzuun uzun sohbetler edildi. Utkuyla dertleşildi, şikayetler alındı, belleklere kazındı. Sonra Utkuya en incesinden bi söz verildi, kaçacağız diye! Evet, kaçacağız! :) Ama öyle uzaklara değil, sadece İzmir’e kadar gideceğiz. Zaten Utku İzmir’de yaşıyor. Eh, o benim için buralara kadar gelmişken, benim gitmemem de abez olurdu! İzmir’den de ver elini Foça, Rock Tatili… Sonra ameliyat ve eve dönüş… Amaan her neyse! (:
Haa, bu arada, ameliyat haberim geldi! Temmuz sonu ya da Ağustos başı, tabiri caiz ise ameliyat masasına yatıyorum!
Ne ise ne! Öyyle güzel bi doğum günüydü ki, tadı damağımda kaldı! Seneye daha az hediyelisiyle, umarım!
Sevgiyle, sağlıcakla… Bir yaşı daha atlatmış bulunmaktayım! Haydi hayırlısı! Gerçi yeni yaşıma ağlayarak girdim amaa, dedim ya atlatacağız, el ele!

Nasıl başladıysak, öyle bitirelim!
Yine söylüyorum...
Yine söylüyorum işte: "Bugün benim doğum günüm, kelimeler büyüyor ağzımda, bildiğim tüm hayatlaaar!"

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Istanbul'da ?

yol kenarında oynayan çocuklar gibi
topum kaçtı bugün yola
evin önünde sulanmayan çiçekler gibi
başım düştü saksıma
*
Istanbulda kimim var?
kimin için bu toz duman?
Istanbulda neyim var ?
ne kaldı ki kalabalıktan ?
*
kaçamayıp da saklanan kedicikler gibi
sığındım senin sıcaklığına
sevemiyorsan istanbulu benim gibi
kaçalım yine bozkırlara
*
Istanbulda kimim var?
kimin için bu toz duman?
Istanbulda neyim var ?
ne kaldı ki kalabalıktan ?
*
yere düşünce kırılmayan bir oyuncak gibi
alıştım ben yuvarlanmaya ..
Istanbulda ne kaldı ki!
(PinhÂni. .)
İzmir'in en samimi yurttaşı, kardeşim!
*
Utkuzrarzutku!
.. Dedim ya, ben Istanbul'a değil, Istanbul'un yaşanmışlıklarına Âşığım.. ;)

2 Temmuz 2009 Perşembe

(-)

Ellerimi titretiyor yangının. Alevlerin büyüdükçe gözümde, kalbin sığmıyor nefesime. Susturamıyorum sebepsiz akan çirkinliği...
Bugün satır satır yazdım seni. Hiç üşenmeden hem de. Yazılacak o kadar çok satır varmış ki oysa ben yeni fark ettim. Nihayet kalem elimden düştüğünde, bitmiş tükenmiş gözlerimden eser yoktu.
İncinmiştim.
İncitmiştin.
Güzel olan bi şey yoktu. Bıraktım ellerimi kalemime...



DipNot: Bugün benim doğum günüm.. Kelimeler büyüyor αğzımdα.. Bildiğim tüm hαyαtlαrlα, yαşLαnıyorum!

30 Haziran 2009 Salı

Kedi Kurtarma Operasyonu



Dün gecenin saat iki buçuğunda uyumamaya yemin etmiş gibi yatağın içinde bir sağa, bir sola dönüp duruyordum. Zaten yaz gecelerinde bu dönüş, katıksızdır... Ve olmaması imkânsızdır. Her neyse, bu gece de diğer geceler gibi uykum kaçmıştı. Balkona çıkıp, hava almayı düşündüm. İyi ki de çıkmışım diyorum şimdi. Yoksa kaçıracaktım tüm eğlenceyi...
Balkona çıktığımda şok geçirmemle olayı kavramam yaklaşık olarak beş dakikamı aldı. Yan binanın en üst katında oturan Serken Abinin Nazlı kedisi, balkon kenarlıklarında öylece duruyordu. Ne ileri ne de geri giden Nazlı kedi, çok korkmuşa benziyordu. Annemlerde balkonda, kurtarma operasyonunu ilgiyle izliyorlardı. Madem uyumayacaktım, onlara katılmamda bir sakınca yoktu.
Hakkını vermeliyim ki, kurtarma operasyonunun esas kahramanı, Cevdet Bey ve karısıydı. Serkan’ın ne kedi ne de dünya umurunda değildi. Finallerini tamamlama çabasındaydı uzun bi süre... Ve bitmiş finallerin ardından uykusuzluktan öldüğüne dair yemin bile edebilirdim.
Her neyse...
Onca uğraşa rağmen Nazlı kedinin içeri girmeye niyeti yoktu. Saat dörde geliyordu ve kurtarma operasyonu tamamlanmış değildi. En sonunda dayanamadım ve yatağa yattım. Daha kim bilir kaç saat uğraşmışlardır...
Saat sabahın beşinde telefonuma gelen mesajla irkildim. Serkan abidendi mesaj... “Canım, Nazlı kedi içeri girdi... İyi geceler...” tarzı bi şeydi herhalde o uykulu halimle ne olduğunu tam olarak anımsamıyorum.
Sabah kalktığımda ilk iş Serkan abiye seslenip, Nazlı kediyi nasıl içeri aldıklarını öğrenmek istiyordum. Ama seslenmeme gerek kalmadı. Bizim usul izleyicilerimiz (annem ve babam) olayı saniye ve kare şeklinde anlattılar bana. Meğer Nazlı kediye bir kuş saldırmış. İlginç, öyle değil mi? Bir kediye kuşun saldırması. Sonrasında etraf boşalınca, içeri kaçmış kedicik. Daha o kadar küçüktü ki patileri, acıyıverdim ona...
Neyse, kurtulmuş olmasından dolayı çok mutluyum .. Umarım bir daha böyle çılgınlıklar yapmaz kedicik Nazlı :)

23 Haziran 2009 Salı

“Önümden gitme
Seni takip edemeyebilirim
Arkamdan gelme
Sana yol gösteremeyebilirim
Yanımda yürü
Ve yalnızca
dostum kal…”

20 Haziran 2009 Cumartesi

Hayatın zar atışı, kalbin teklemesi, böceklerin ayak sesi...


Gördüğümün o endişeli gözlerden farklı olduğunu bilen tenha sokak ve beni bırakmak istemeyen, ayağıma engel olmaya çalışan milyonlarca ama milyonlarca, dev karınca. Saklambaçta sobelenişimden asırlar geçmiş, izimi unutmuşum dar sokaklarda. Bilmediğin kaç cümle devirdim, senden habersiz caddelerde. Bilmediğin kaç mısrayı doladım diline de vazgeçiremedim seni sokaklardan. Sen bilmeden alıp başımı gittim bu şehirden ceketim ve koltuk değneklerimle. Sen bilmediğinde titredim ve sokuldum bir kedinin cansız bedenine, bedeninin uyuşmuş soğukluğuna, nahoş kokusuna ve atmayan kalbine. Ödünç aldığım kaç sözcüğü geri vermek için yazar arkadaşlara, kaç kez atıldığım yollarda halt edildim cani kaplumbağalara.

Bak şimdi söylüyorum ve bir daha tadını almamak için gidiyorum. Eğer inansaydım gerekli olduğuna yahut seni acıtacağına bilirdim sahte sokakların ürkekliğini. Oysa sen titreyen yıllar kadar ince kalbi avuçlarına almış, sessizliğinle derlemiş-toplamış ve geleceğe ödünç vermiştin. Sen bilmeden atan kalbimi böceklere yem, sessizliğine terbiye etmiştin.

Gerekli olduğunu bilmeden hangi piyonu devirdim ki? Saklayamadığım amaçları biriktirip omuzlarımda, nefret ederdim satrançtan. Adımını sayarak atan bir sürüngen misali, hamleleri takip etmenin akışkansızlığından, nefret ederdim. Oysa sürüngenler, adım bile atmazlardı ki!
Bilseydim yanı başımda tüteceğini nefesinin, soluğunu duyabilmek için kaçmazdım. Hasat zamanında bir uyarı alabilseydim senden, eteğimi yırtar, boğazımdan akıtırdım nefreti. Soluğum kirli havaya aldırmadan, eller havaya misali, kovboyculuk oynardık. Belki ben yenilirdim, belki de sen.

Oyunun hangi raddesinde devre dışı kalacağını önceden sezmek gibiydi o sokaktan kaçmayı düşünmek. Yalnızca düşünmüştüm. Ama dev karınca ordusunu hesaba katmamıştım. Eskilerde ellerimi uzatıp gökyüzüne, en yüksekten yakalamak için kar tanelerini zıplar dururdum bahçemde. Bakışlarına aldırmadan gözlerimi devirir ve topraktaki karıncaları saklardım kalbimde, ezilmiş ruhumda ve bedenimde...

Bilmeden oyundan atsalardı beni, inan kanım daha derinden akmazdı. Akışkansızlığımı korumak için çırpınmazdım bunca asır. Beni bırak da, en çok mevsimim kızdı bana dün gece, o dar sokakta. Böyle koşturmak için vaktin geç olduğunu belki yıllardan üç bin bilmem kaç ama aylardan Haziran olduğunu söyledi. Böylesine yaz sıcağını andıran, demek tatlı sohbetler değil de, acısını içinde yaşayan bir Haziran idi. Haziran’da şehre yağmur düşmüş, kalbe solungaç eklenmişti. Asır, en soğuk Haziran ını yaşıyor ve satırlara yazıyordu. Aslında hayat, bu asır da, Haziran dan da soğuktu gözlerinde. Soluk gözlerini kısıp bana bakan sen değil de, senin ölmüş kedilerindi... Ben yüksekten hiç korkmazdım da, korkanları şimdi anlıyordum. Mevsim geçmiş, aylar tünemiş ve bahar nüksetmişti kalbine. Kalbin bahar sarhoşluğuyla dolu, aklın mevsimin huzurundaydı. Kendi sonunu hazırlamış bir kurban gibi unutulurken o ıslak sokaklarda, acımı en çok kaldırımlar paylaşmıştı. Soluk alıp vermek bi yana, en çok gökyüzüne bakmayı özlemiştim.

Acımı derinime itip, yaşlarımı silmiştim. Hani öncedendi hayat, hamleni belirlemek. Şimdi -yalnız- zar atıp, şansına oynamaktı. Bilekten güçlü beyin olmaz derlerdi de, ben en çok parmakların gücüne inanırdım. Okuyup okumamam gerektiğini bilmeden, hızlıca susadım sana. Gözlerimi kırpıp, ellerimi birleştirdim. Her bir hamlende mat – olmaktansa, tek bi zarla mars olmayı tercih ediyordu kalbim. Daha dün hayatın zarını tutmuş ve ne olacağını bilmektense, zarların dönüşünü izlemeyi seçmiştim. Son şansımda, son kez kulağına fısıldıyordum dar sokakların keskin çığlıklı köprülerinde, ‘arkamdan gelme!’ diye... Doğru yol değildim. Hiç olmamıştım. Zira artık ben bir yolda bile değildim. O sevimsiz, köhne acemilerin yanına çöküp, bir tutam hayatın paradoksunu çekiyorum içime. Sen giderken kapıya asılı böceklerini bıraktığını anımsıyorum. Şimdi devleşmiş, güçlenmiş ve bana kin beslemişlerdi. Aslında ne hissettikleri önemli değildi.

Korkuyordum. Bu iyiye işaretti, bu sevimli ve mayhoştu.
Ama ben böceklerden değil, böceklerin ayak seslerinden korkuyordum.
İşte bu hayattı, bu hayatın sınırındaki paradokstu...
***


" Hayattan ve hayatın getirilerinden korkan, saçma hayatlar topluluğuna.
Korkutucu olanın böcekler değil, böceklerin ayak sesleri olduğuna inanan insan kesimine.
Zar atıp kazanmaya, hayatın adım adım izlenmemesi gerektiğine inanan yaşayan canlılara.
Ve umutla asırlarda kulaç atan tüm insanlara. —Ulaşabildiklerimize- "

15 Haziran 2009 Pazartesi

Büyümek...


Ve düzen bozulur..
Bir el uzanır sana ağaç dalından..
Fark edemezsin.
Ağaç büyük, el kısa gelir, uzanamazsın...
Ardından düzen bir daha asla düzelmez...
Ve ümit biter bir gün.
Endişe kelebekleri sarar gövdeyi, istesen de kıpırdayamazsın.
Çırpınır durursun dakikalarca.
Dakikalar, yıllar gibi gözükür gözüne...
Ardından bir daha ümitlenmezsin.
Ve kalem kırılır bir zaman sonra.
Sen bunu da kaçırır,
Tozlarına ayrılırsın...
Paramparça olur, kırılır, incinirsin ve bir son dersin.
Ardından, bir daha asla, sonu olan şeylere adım atmazsın.
Ve hayat kayar bir gün.
Hayatla birlikte senin de ayağın kayar,
Yolunu şaşırırsın.
Türlü türlü insanlara dönüş yolunu sorar,
hiçbirinden adam akıllı bir cevap alamazsın.
Bir gün bağlanırsın, kalırsın, gidersin, terk edersin, terk edilirsin, düşersin, ağlarsın, gülersin, emin olursun, güvenirsin, yıkarsın duvarları, sınırları aşarsın,
Ve bir gün, sende büyürsün.
Ardından bir daha asla çarpık hayatlarla ilgilenmezsin...
Ve yaşama bir dakika kala, unutursun nefes almayı,
Boğulursun.
Heyecanın, ümitlerin, korkuların ve heveslerin boğar seni.
Hayallerini anımsar ve kulaç atarsın dakikalarda.
Saniyeler kovalar seni.
Yaptıklarını düşünür ve vazgeçme aşamasına gelirsin.
Hayallerin durdurur seni,
yolundan caydırmaz.
Hayalleri yaşatır insanı.
En yaşanılmayacak yerde bile, hayalleri umutlandırır insanı.
Ve bir daha asla, hayal kurmadan uyumazsın.
Asla nefes almayı unutmaz, değer verirsin dakikalara.
Ardından, bir daha asla büyümek istemezsin.
Büyümek, gözüne hiç de tatlı gözükmez bir daha!

14 Haziran 2009 Pazar

Hayatımın Şarkısı!


Günlerden neydi, saat kaçtı, neredeydik ve bundan sonra nerede olacaktık, hiçbir fikrim yoktu... Olmasını da istemiyordum zaten... O gece beni ilgilendiren tek şey, bu şarkıydı... Kulağıma çalınan bu melodi tanıdık, mayhoş ve baş döndürücüydü... Mutluydum... Uzun zamandan sonra, yeniden kulağıma çalınan bu şarkıyı tanıyabildiğim için, mutluydum...
Hayatımın şarkısı diyebilir miydim O’na?
Evet. Sanırım o benim hayatımın şarkısıydı...
Bir ömür boyu, hiç bıkmadan dinleyebileceğim bir şarkıydı... Her bir tınısını bildiğim o mayhoş şarkı, bu gecede yapması gerekeni yapmıştı...
İşte, hayatımın şarkısı!
REM-Loosing My Religion

12 Haziran 2009 Cuma

Kıskançlık aktıgında durmaksızın damarlarımda
Sen ilacımsın,susuz yuttuğum
Bir türlü gitmeyen ne yapsam da boğazımdan..

Bitiş ve Başlangıç...

Bitime ayların kaldığını hesaplıyorduk en son... Sonra ne oldu? Tüm hesaplar uçup gitti ve karne günü geldi... Biliyorum... Diyorsunuz içinizden: “Daha bu ne! Daha neler görecek ömrün, cismin... “ biliyorum...
Günün başında hiç olmadığı kadar çok sıkılmıştım. Ama ödül töreninin başlamasıyla keyfim yerine gelmişti... Aslında kürsüye en son çıkmak isterdim ama birinciliğimi sona saklayamazlardı, öyle değil mi? İsmimin anonsu ile kürsüye çıktım ve ödülümü aldım. Ardından da karnemi...
Günün en harika yanı, yüzümdeki tebessümle, daha asırlar boyunca yanımda olacağını hissetmekti.. Bugün sevdiğim bütün hocalardan, yazın görüşme sözü aldım... Bugün her biri beni mutlu etmeye yetti... Bugün verilen sözler tutuldu, gelecek umutlandı... Yeni yelkenler açıldı, yeni yeminler edildi ve yeni umutlar gözüktü ufukta...
Bugün yanımda olan arkadaşlarıma, çok çok sevdiğim hocama, kankama, aileme ve değerli öğretmenlerime teşekkür ederim...
Huzurlu bir yaz tatili geçirmemiz dileğimle... Dilimde Bertuğ Cemil’den ‘Yandım’, ruhumda huzur ve kalbimde özlemle, mutlu tatiller !
Seferihisar’a ve Volkanıma kavuşmama haftalar kala, mutluluktan uçuyorum !

9 Haziran 2009 Salı

BaşLık ?

Tamam, soru sormaktan vazgeçtim.
Çünkü hava çok sıcak...
Düşünmekten nefret ediyorum...
Yokuşa sürsem beynimi.. Düşünmekten vazgeçerim belki...
Seferihisar'a, Eskişehir'e, Volkanım'a kavuşmama kaç kaldı bilemiyorum...
Dua edin dostlar, ölmeden önce Volkan'ın maçını görebileyim :D
UrLama gitmek ve bahçede uyumak istiyorum..
Gelsin Pinhani, gitsin Teoman misali, bi yaz tatili istiyorum..
Hemşerim AysunLa Bulgaristan'a göçmek, kankamLa Kordon da takılmak istiyorum..
Yaz geldi, Arzu kendine gelemedi !
Volkan'ın gelmesine 14 gün kaldı !
Yaz gelsin, yazılacak sözümüz olsun!


( Alacakaranlık, Emmet : Bebeğiim, hadi ama bu sadece bi oyun ! :P
: Baby come oon, its just the game ! :P )

3 Haziran 2009 Çarşamba

Bazen ..

Bazen nefretim büyüyor... Nefes alamıyorum.. Kulaklarım çınlıyor, gözlerim doluyor ve boğazım düğümleniyorum..
Bazen nefret ediyorum insanlardan ve tüm kainattan... Pişman oluyorum bazen. Keşke zamanı geri alabilmek mümkün olsa ve ben yeniden, yaşamın o karesine akabilsem. Keşke hayat istemediğimin aksine, bana bakıyor olsa...
Bazen soğuk ve sert bir duvar çarpıyor yüzüme. Bu esnada kalıplaşıp suretler, derinleşiyor yaşlar.. Bazen acı da, nefret de gizlenemiyor.. Bazen kopup geliyor içimden haykırmak. Dinlemek istemiyorum o sesi... Ses kesiliyor.
Bazen sessizlikle korkuyorum.. Ve bazen nefret ediyorum.. İnsanlardan ve kainattan..
Ne yazık ki, şuan da, tüm bu bazenleri içimde hissediyorum..
Ani kararlardan nefret ediyorum. Ama bu o kadar ani oldu ki..

1 Haziran 2009 Pazartesi

Fikret Karaman !

Bu sene can alıcı umarsızlıkların tam ortasında buldum kendimi. Bu sene en çok insanlardan nefret ettim. Hepsi soğuk, hepsi acımasızdı gözümde. Bu sene en çok korktum, ağladım, vazgeçtim ve en çok bu sene ‘asla’ dedim. Neredeyse tamamının nedeni, alışma döneminde olmamdı. Kendi psikolojimi irdelemek gibi bir huyum yoktur ama görünen köye kılavuz bahşetmek, saçma olur...
Her neyse... İlk dönemin başında, bütün hocalar gözüme harika, dersler muhteşem gözükmüştü. İlerleyen zamanlarda hocalarla ilgili görüşlerim elbette değişti. Her neyse, dönem muhasebesi yapmayacağım. Bugün yalnızca sizin için yazacağım...
Dönem başında gardımı almış, sizi tanımayı bekliyordum. Başta sizin hakkınızda söylenenleri yalanladım. Ancak geçirdiğimiz ilk matematik sınavının ardından, Fikret Karaman’ın gerçek yüzünü gösterdiğini düşünmüş ve hakkınızda söylenen bazı şeyleri doğrulamıştım.
Ancak daha dönemin başındaydık ve ne olduğumuzu, neler yapabileceğimizi bilmiyorduk. Başta bu konuda hiçbir şey bilmek istemedim. Fakat zaman değiştikçe sizi tanıma hızım değişti.
Evvela okurlarıma seslenmeliyim buradan. Ben matematikten hiçbir şey anlamam. Aslında anlamam değil de, kim, nasıl anlatırsa anlatsın, yapamam. Bunu utançla belirttikten sonra konuya kaldığım yerden devam etmek istiyorum...
Matematik son sınavından da çıktıktan sonra anladım ki, yapamayacağım. Her şeyi göze aldım ve sizin yanınıza geldim konuşmak için. Amacım yalvarıp yakarmak, karneme geçer not vermenizi sağlamak değildi. Yalnızca yapamama sebebimi aktarmak istiyordum. O gün Fikret Karaman’ın bahsedilen ikinci yönünü gördüm. Ama ben diğerleri gibi sevimsiz bakmadım bu olaya. Aksine beni dinlememeniz, benim için büyük bir fırsattı. Madem konuşamıyordum sizinle, oturup ne düşündüğümü yazmalıydım satırlara. Bende tam öyle yaptım. Oturdum ve neyi yapıp, neyi yapamadığımı yazdım. Korku ve tereddüt içinde yazıyı size verdim ve bu konuyu oracıkta kapadım.
Ardından an aktı, döndü beynim yerine. Dönem ikideydik. Devir değişmiş miydi? Hayır. Ama yaşayacaklarım değişmişti. Kendim mi değiştirmiştim? Bilmiyorum ama pişman olmadığım bir şey yapmıştım ve dönem ikide her şey yerli yerine oturmuştu.
Artık kesinlikle yalandı sizinle ilgili söylenenler. Siz birdiniz, siz çok iyiydiniz. Artık aynı dilden konuşmaya başlamıştık sizinle. Bu iyiydi, bu bir adım ötedeydi.
Artık tereddüt içinde yazmıyordum size. Yazıyordum, çünkü size ulaşabilmenin tek yolu bu idi. Seviyordum yazmayı. Artık benimle ilgili her şeyi biliyordunuz, biliyorsunuz. Bu satırdan sonra, hiç pişman olmadığım şeyleri yeniden hatırladım. İyi ki de diyorum. İyi ki de hocam J
Bu yazı oyunu ilgimi çekmiş, dolayısıyla çok hoşuma gitmişti. En çok size yazarken keyif alıyordum. Cevap vermeyeceğinizi bile bile... Sonra an döndü, vakit geldi Mayıs’a... İlki ya da sonrası... Cevap alabiliyordum artık sizden. Sonları mı seviyordunuz, tam olarak anlayamamıştım ama bu yazı oyunu her şeyin üstesinden gelmişti.
Şimdi herhangi bir konu hakkında, herhangi bir şey yazarken, ilk aklıma gelen siz oluyorsunuz. Herkesin en değer verdiği, en sevdiği hocası olurmuş ya, benimkilerden biri de sizsiniz... Bu kez siz somutsunuz, siz paylaşmaksınız. Zira seviyordum yazdıklarımı sizinle paylaşmayı.
Konuyu fazla derinleştirmeden, sadede gelmeliyim sanırım...
Sizinle paylaşabildiğim tüm yazılar için teşekkür ederim.
İyi ki varsınız hocam... İyi ki benim hocamsınız... İyi ki tanıdım sizi... İyi ki bu kadar yakındı yörüngelerimiz.
Buradan, satırlara aktaramadığım tüm ‘iyi ki’leri size bahşediyor, bunlarla yaşamanın mutluluğunu sunuyorum...

Şimdi gerçekten, iyi ki varsın Fikret Karaman!

Saygılar, sevgiler...


Dipnot: Tanıdığım en harika matematik hocasına, sevgilerimle... (:

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Parçalar, birleştirmek için midir?

Git: Yaşamak için ölmeyi mi beklemeliyim? Yaşam perde perde akıyor gözlerimden. Ellerimi kenetledim kenetlemesine de, bu kez hiçbir ize rastlamadım, sana dair. Olduğun yerde kal diyordu içimden bir ses. Bırak diyordu. Bırak işte, hem de her şeyi, olduğu gibi bırak ve git. Bırakmak yeğdi de, gitmek alışılmış bi şey değildi bizim yörüngemizde.
*
Özdemir Asaf: Biten şarkıların yeniden başlamasına takıldım bu aralar. Yeni baştan seni dinlemektense, hiç bitirmeden yaşamayı isterdim seni... Özdemir Asaf misali.

Seni bulmaktan önce aramak isterim.
Seni sevmekten önce anlamak isterim.
Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
Sana hep yeniden başlamak isterim.

*
Kibritçi Kız: Gülmek için sebep aradım durdum dar sütunlarda. Geçitler boyumu aştığında sıkışmanın, koşamamanın ne olduğunu daha iyi anladım. Masalımı ters düz ettim, kibritçi kızdan izler aradım ruhumda. Soluk soluğa kalmış bedenlerin, umutsuzluğu akıyordu suretimden. Akmasına izin verdim. Susmasına izin verdim kalbimin. Sustu kibritçi kız. Kibritler dağıldı, alevler yayıldı. Sus dememi beklemedi, sustu ruhumun kibritçi kızı.
*
Çivi yazısı: Bırakmak ve bırakılmak. Mideme yumruk yemiş gibi hissediyordum kendimi. Unuttuğum bir kurtulma yöntemim vardı, gömdüğüm bahçenin arkasına. Çivi yazısına doğru yürüyordum. Yürüdüğüm doğru yol muydu ya da doğru yolda olur muydu emin değildim. Alın yazımı kalbime nakletmiş, kaderimi ruhuma bırakmıştım. Çivi yazısına doğru yürüyordum. Bırakmak ya da bırakılmak üzerine bir çivi çakacak ve kurtulacaktım ondan. Acımı çekecek ve unutacaktım.
*
Kurtuluş: acıdan kurtulmam gerekiyordu. Bedenimi yıkamam ve ruhumu geri almam gerekiyordu, hem de hemen! Acı nüksetti ruhumda. Ruhum kalbine mesken, kalbin kaderime. Kaderimize. ..
*
Puzzle: Parçaydık.. Bileşmesi gereken ayrı parçalar. Birbirinden ayrı, hatasız, kusursuz parçalar. Uzak, soğuk, yakıcı. Parçalanmıştık. Parçalar, birleştirmek için mi vardır? Yap-boz muydu hayatımız? Sen boz.. Ben düzeltirim. Sen boz... Ben birleştiririm. Boz-yap olmalıydı hayatımız. Boz- yap... Hep aynı ritim. Yoksa parçalar, birleştirilmeleri için mi vardı?

29 Mayıs 2009 Cuma

Sen Gittiğinden Beri...

Bir sabah uyandığım da, yıllardır uyandığımın senin sabahın olmadığını anlayacağım.
Aslında yıllardır başucumda duran çevrede sen değil, senin hayalin varmış. Süslemişsin duvarları pespembe. Bir ruhum ellerimde, bir kalbim. Zamanın akmadığı bir yer olsa şöyle, en yakınından gidebileceğim. Orada yalnız sen olsan ve senin hayalin...
Günlerdir saat dördü gösteriyor, takvim gittiğin günü. Kilit çevirdiğin hizada, ayna kırdığın yerde, bardağın camın kenarında...
Bu eve ilk geldiğinde gülmüştün. Geçip pencerenin önüne, ayaklarımıza uzanan manzaraya bakmış: “Bu evde şair olunur...” demiştin heyecanla. Ben bi türlü beceremedim şair olmayı. Yazıp çizdiklerim katıksız kurallar. İçinde sen olmadan, nefes alamıyor hiçbir cümlem.
Dün seni susturabilmek için sildim her şeyi defterimden. Ortadan ayrıldı ikiye. Olduğu yerde bıraktım, saati geri aldım.
Zaman geri akmıyor bizim mahallede de, saat kolayca geri gidebiliyor.
Sen gittiğinden beri, yıllardır boşa uyanmışım diye düşünüyorum. Yıllardır boşuna nefes almış, boşuna kefelere koymuşum hasretimizi. Özleyerek hatırlamak acıtıyor canımı. Sen özlemimden daha fazlasını hak ediyorken, yalnız sana tutunmakla yetiniyorum.
Sen gittiğinden beri, yıllardır seni göremediğimin farkına vardım. Yıllardır öpüp kokladığım, tenine hasret, ruhuna mesken kalbimin, senin için atıp, senin sebebiyetinle depremlere meil verip yıkıldığını anladım. Sen gittiğinden beri dünya küstü bana. Mevsimler ağardı, saçlarım ağarmadı. Bırak, toplama derdin dağınıklımı. Düzensizlik düzeniydi bizimkisi.
Şimdi sen gittiğinden beri, aslında gidenin sen değil de ruhun olduğunu daha iyi anladım. Sen gideli, daha üç gün olmuş olsa bile...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

5 Haziran!
Herkesin, her şeyin değişeceği tarih...
Korkmamalıyım... En azından o gün, bi'şeylerden korkmamayı akıl etmeliyim.
Sarıyer... Artık senden gelenler hoş değil bana... Geri de çeviremiyorum...
Saklasam geleceği...
Iı-ıh... Olmaz...
5 Haziran! Ameliyat günüm belli olacak...
UrLa Kemik Hastanesi veyahut Baltalimanı Kemik Hastanesi.
Kemik uyuşmaz... Biliyor muydunuz?
Doktorları sevmem. Anestezi de soğuk gelir zaten. Ha, bir de ameliyat elbisesi.
Kime yakışmış ki, bana yakışsın?
5 Haziran! Ölüm değil, yaşama tutunma günüm...
Donuyorum.
Soğuk.
Gerçekten.
5 Haziran, çok soğuk...

23 Mayıs 2009 Cumartesi

—Erek IV

İyice yaşlandık... Farkında mısın? Dedi hüzünlenerek.
Harbiden öyle. Dedim utanarak.
Utanma. Dedi gülerek.
Utanmam. Dedim utanarak.
Gidiyor musun? Dedi ağlayarak.
Unut beni. Dedim yaşlanarak.
Git. Dedi demek istediklerini yüzüme vurarak.
İyi. Dedim karanlıkta kaybolarak...

22 Mayıs 2009 Cuma

—Erek III

Orada mısın? Dedi merak ederek.
Buradayım. Dedim surat asarak.
Ne oldu? Dedi heyecanı kırılarak.
Gidecek misin? Dedim usanarak.
Susacak mısın? Dedi kısasa kısas ederek.
İyi. Dedim karanlıkta kaybolarak.

21 Mayıs 2009 Perşembe

—Erek II

Boynun niye bükük? Dedi üzülerek.
Üzülme! Dedim gülerek.
Sebep? Dedi şaşırarak.
Sebepsiz. Dedim umursamayarak.
İyi. Dedi yürüyerek.
Tarih tekrar ediyor. Dedim karanlıkta kaybolarak.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

—Erek I

Boyundan büyük işlere kalkışma! Dedi iğreti bir şekilde bakarak...
Boyum çok mu kısa? Dedim küçümser bir şekilde bakarak...
Havan batsın. Dedi gözlerini devirerek...
Burası Cunda. Dedim gözlerimi dikerek...
N ’yapalım? Dedi başını çevirerek...
Hiç. Dedim gülümseyerek...
İyi. Dedi yürüyerek...
İyi. Dedim gitmemesini isteyerek...
Bir kez baktı. Gitme dememi bekleyerek...
Hiçbir şey demeyerek, bakmadan sustum.
Sen bilirsin. Dedi omuz silkerek.
Ben bilirim. Dedim susarak.
Susarak bi yere varamayız. Dedi uzaklaşarak.
Susadım. Dedim karanlıkta kaybolarak.
***

Yas...

Dün, güneşe en yakın yere oturdum... Sağ olsun rüzgâr hiç yalnız bırakmadı beni. Önce tenim yandı, sonra canım... İçim acıdı, gözlerim kanadı...
Pazartesi günü duyduğumda ölüm haberini, hiç inanmamıştım.
- Olamaz ya! Türkan Saylan ö-le-mez! Demiştim.
Yo, hayır yanılmadım işte. Ölmemişti. Yalnızca bizi kandırıyordu.
Bugün ve dün, güneşe en yakın yere oturdum. Tenimin yanmasına aldırmadım. Tenim yanıyordu yanmasına da, en çok yüreğimi vuruyordu yangınları. İçim acıyordu. Bir kez daha görebilmek isterdim onu. Pişman oldum. O’nunla birlikte, neden gitmemiştim hastaneye? Çok pişmanım.
Bugün, en çok yüreğim yandı, yanıyor. Başımız sağ olsun... Hocamızı, Türkan Saylanımızı kaybettik. İçimiz acıyor. Bitiyorum, bitiyoruz. Canımız yanıyor.
Başımız sağ olsun. Yüreğimizde kor, gözlerimizde yaş, aklımızda sen ve yüzümüzde gururla karışık bir hüzün...
Başımız sağ olsun... Türkan Hocamızı kaybettik...
Sakın, “dostlar sağ olsun!” demeyin...
Başımız sağ olsun... Türkan Hocamızı kaybettik... Yastayım... Yastayız... Biz biteriz, dağılırız... Özlemin toparlar bizi... Yüreklerde küllenmesi zor bir kor bıraktın. Paylaşamadığımız her şey için üzgünüm... Toprak, sana yakışmadı!
Yastayım, yastayız...
Başımız sağ olsun!

19 Mayıs 2009 Salı

Rimellerin Yemini.


Bugün yeminliydi. Satır satır baştan dizecekti anılarını... Aralanması gereken sandıkları aralayacak ve karşısına çıkanlardan kaçmayacaktı. Ağlamayacak, kahkaha atmayacaktı. Bugün yeminliydi. Yaşlarını, yüreğine akıtacaktı. Vakti gelmişken, vakit geçirmemeliydi.
Ağlamak... Ağlarken en güzel kadınlar bile çirkinleşir. Fakat masum olur ağlayan insan, yüce gönülden bile. Ağlayanın karşısında, susar gönül, içine döner ve saklar gün batımını. Gün batımı daha çok yakar insanı. İnsan, gün batımında daha çok yanar...
Hani bol makyajlı, alanın en güzel kadınları vardır ya... Onların dahi, ağlayınca rimelleri akar ya gözlerinden... Oluk oluk gelir ya simsiyah boya kirpiklerden... Sonra suret döner ya, kirli bir palyaçonun, kirli ellerine... Ve eller saç tellerinde birleşip, kirpiklerde kopar ya... İşte öyle derinden ağlamıştı kadın... Bugün, burada, bu saatte ve sırf bu yüzden, kadın olmaktan NEFRET EDİYORDU! Yaş saklanabilirdi de, nefret saklanamıyordu bavulda... İlla bir yerlerden çıkıp, yüreğine mesken ediyor, zihnine tünüyordu insanın. Zira nefret de, akan kandan farksızdı...
Akışına bırakmak hayatı ve akışına kapılmak hayatın... Öncesi ve sonrası hayatın. Nihayet sonrası var bu kez... Ya olmasaydı diyemiyorum. Senden öncesi, hayattan öncesi, elbet vardı. Hayatım nerede bitti, kim, ne için bitirdi? Hayat, bitebilir miydi? Senden önce ve senden sonra... Hayatın senden önceki kısmında hep akışınaydı yaşamım. Sürdüğüm rimel, allık, giydiğim etek ve taktığım çanta... Uygun muydu birbirine, önemi var mıydı bunun? Yoktu. Zira senden önce hayat, akışınaydı. Fakat gün döndü güneye, sen çıkıverdin kuzeye. Gördüm seni. Gördüm... Ve senden sonra, seninle beraber, senin sayende ve sen varken hayatın akışına, senin akışına kapılmıştım. Yörüngem yoktu. Olsun istemiyordum. Olmuyordu. Hiç olmamıştı. Sen varken, nasılda dans ederdim topuklarımda... Sen yoksun... Ve dans etmek bi yana, ben artık yürümekten dahi korkuyorum...
Bugün sitem bayraklarını çektim arşa. Hayata sitem, sana sitemdi belki de... Ben ağlardım ağlamasına da, sen ağlayamazsın hayat! Ağlama hayat, ağlama... Ağlama, ağlarsan rimellerin akar, çirkinleşirsin... Hayata asla yakışmaz çirkin olmak... Ağlama hayat, rimellerin akar, çirkinleşirsin!
Hayatın kirpiklerinden sana bakmak... Ve o ince tellerin arasından seni görmek... Onca kalabalığın içinde dahi gözlerimiz birleşmişti... Gözlerimiz birleşmişti birleşmesine de, rimellerim yine akmıştı! Yine palyaçoya benzemiş, yine kirletmiştim ellerimi.
Bugün yeminliydi. Açmayacaktı bavulunu. Sandıklar çoktan tozlanmış, fotoğraflar sararmıştı. Bugün yeminliydi. Rimelini bol sürecek, doya doya ağlayacak, rimelleri akacak ve palyaçonun kirli ellerine benzeyecekti.
Bugün yeminliydi. Hayatı ağlatıp da, çirkinleşmeyecekti. Hayat ağlarsa, rimelleri akardı. Rimelleri akan kadın ne kadar güzel olabilirdi ki? Hayat kadın mıydı? Önemi yoktu. Kadın hayattaydı ya!
Bugün yeminliydi.
Hayatı ağlatmayacaktı...Oysa hayat, göz yaşıyla başlamıştı... Göz yaşıyla son bulmamalıydı...
Bugün yeminliydi.
Ağlamayacaktı. Ağlamamalıydı. Hayat, bir kez de olsa, onu kıskanmalıydı.
!

19 Mayıs UYKUsu !

Tanrı aşkına, sanki asırlardır uyumamış gibi hissediyorum kendimi. Asırlardır var olup olmadığımla ilgili somut bi delilim yok... Olsa da zaten kime kanıtlamak isterdim ki bunu? Hem ne diyecektim?
—Al, bak! Söylemiştim sana, sen inanmamıştın. Uyuma oğluum, asırlardır yaşıyorum been!
Mi diyecektim? Saçma!
19.05.09 Öhöm, öhöm! Yazın bu tarihi bir yerlere lütfen :D
Bugün gerçekten benim için önemli bir gündü.. Gerçi ilk olmadığı gibi, son da olmayacaktı ama ayrı bir özelliği vardı bugünün, bırakın da o bana kalsın :)
Bugünkü ödül törenimde yanımda olan annem, canım ve biricik süper dansçı kankam, en sevdiğim hocalarım ve değerli sınıf arkadaşlarıma çok teşekkür ederim..
Bugün tam 3 defa ‘ SAYIN’ oldum.. Dil ve Edebiyat Derneğinden iki adet daveti yolladılar, ufukta gözüken iki ödül törenim daha var..
Bugün 19 Mayıs! Yeni bir gençlik bayramı daha karıştı kanımıza... Karadeniz’den, Ege’den, Anadolu’dan, Akdeniz’den türlü türlü dans gösterileriyle kanımızı kaynattılar... Genç olmak güzel, genç olmak samimi, içten, şeker gibi iç açıcı...
Atam! Bizde genciz, senin gençleriniz, senin izindeniz, bizde FENERBAHÇELİYİZ! (Konu nerden nereye?)
19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun! Kanımıza karışan, yeni yaşın kutlu olsun Atam!
O kadar yorgunum ki arkadaşlar... Bugün için bağışlayın beni, daha fazla direnemeyeceğim... Dün gece de uykusuzdum zaten... (:

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Yaz sıcağına iyi gelen, akılda kalıcı şarkılar

  • Bodyrockers - I Like The Way You Move
  • Blondie - One Way Or Another
  • Hande Yener - Arsız (Feat. Teoman) 2009
  • Bulent Ortacgil - Eylul Aksami
  • Metallica - All Nightmare Long

16 Mayıs 2009 Cumartesi

İstanbul Yazı... Sene Bilmem Kaç!

Geçen gün, dağınık olan kafamı biraz topladıktan sonra, İstanbul ile uğraşmayı akıl ettim.
Emirgan’dan Boğaziçi’ne bakan bir çay bahçesinde oturdum ve saatlerce İstanbul Boğazını seyrettim... Sonra sırtımı boğaza yaslayıp, Sarıyer’den İstanbul’un meydanına bakan bir parka oturdum ve saatlerce İstanbul’un insanlarını izledim. Öyle alaycı bir ifade vardı ki yüzlerinde... Hele kalabalığın içinden bir tanesinin, sureti öyle derindi ki, alacakaranlığa götürmüştü beni...
Kapalıçarşı’nın girişindeyim. Bir ayakkabı mağazası iflasın eşiğinde ve elinde kalan son mallarını olağanüstü indirimlerle satıyor... Kadın-erkek, akın akın gelmişler mağazaya... Mağaza sahibinin ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum: “Ah!” diyor, “Keşke iflas olmadan da dolu olabilseydi” diyor... Olsun, deyip, avutuyorum içimden onu... Ne kadar avunduğunu bilemem...
Kapalıçarşı baştan sona dolu... Bir kuyumcunun içi de tıklım tıkış dolu... Bir kadın, dondurma satıcısıyla kavga ediyor... Kadının her yeri çilekli dondurma olmuş... Hiç de yakıştırmam çileği dondurmaya ya, neyse...
Eminönü’nden bir kadınla adam balık ekmek yiyorlar... Adam pek iştahlı gözüküyor... Kadının kulağına eğilip, “ne iyi ettik gelmekle” diyor. Kadın sanki bu söylemden, başka bir şey bekliyor.
Bir anne ve beş çocuğu... Gözlerim etrafta babalarını da arıyor ama rast gelmiyor... Feribota binmek için bekliyorlar... Çocuklardan birinin burnu akmış, anne ter içinde... “Böyle mi olmalıydı?” diyor içinden.
Avcılar’da bir anne balkondan sarkmış, çocuğuna bağırıyor... “Dikkat et! İlayda kime diyorum!” Çocuk ağlıyor... Belli ki babasını özlemiş... Önündeki koca taşa takılıp, düşüyor. Anne kolunu bile kıpırdatmadan, “iyi oldu! Oh, iyi oldu!” diyor, çocuk salya-sümük... Gerisini dinlemeye, tahammül edemiyorum...
Bir adam Ford’da, basıyor gaza... Arkada hamile bir kadın... Belli ki hastaneye yetişme çabasındalar... Dikkatlice çekiliyorum önlerinden...
Bir yanda dolunay, bir yanda Seferihisar... İstanbul’u bu kadar özlemişken, kopamıyorum Urla’dan da... Bu anlattıklarım, bunun birkaç yıl ötesindendi... Şimdi yazı iple çekiyor, Seferihisar’a kavuşmayı diliyorum... Tatil Volkan’sız geçer mi? Geçmez. Volkan 23 Haziran’da İsviçre’den dönüyor. Özledim keratayı...
Her neyse... Yeni bir tatil, yeni bir son... Bu yaz ki son, hala başlangıcın etkisinde... Dilerim hep öyle kalır...
Yaz gelsin ki, yazılacak sözümüz olsun!

Hece Düşmesi...


Düşük kaliteli asansör ışıkları...
Şık giyimli kadınlar, elleri içki kokan barmenler...
Olmuş ya da olması ihtimal polis baskınları...
Kumarda kazanıp, aşkta kaybetmeye inanan sosyete kuruntuları...
Arabasını park etmeye üşenen, zengin p*çleri...
Alfabenin, 29 harfi...
Ve düşmesi ihtimal, sesli harfler...
Kısıtlanmış birlikteliklerden doğan, yabani çocuklar...
Elleri mor, burunları kırık, cüsseleri iri, ağırsıklet boksörler...
Kelimesi kelimesine yanıt bekleyen, eski sevgililer...
Oturup kalkıp, aynı yere bakan paranoyaklar,
Kendinle sohbet eden hipokondriyaklar...
Ve sevmesi olanaksız, taş kalpli vagonlar...
Soğuk araba camları, gevşemiş lastikler, kırılmış bir pul ve mars edilmiş bir tavla oyuncusu...
Düşmesi ihtimal bir hikâyenin, kurgu oyuncuları...
Hece düşmesinin, satırlara yansıması ve ilk oyuncak...
Ve ilk kez burnunun kırılması...
Aslında burundaki u’nun düşmesi...
Ve yazdıklarımın hepsi, baştanbaşa bir hece düşmesi!
***
Satır boşluğu ve soluksuz kalmış kelimeler...

Süslü elbiseler ve süsü eksik kalemler...
Soluk almaktan korkan heceler...
Düşmesi ihtimal kelimeler ve sesli harfler...
Sureti donmuş, edepsiz satırlar...
Birbirini tutmayan, benzeri şahitsiz, laubali ilişkiler...
Ve çarpık hayatlar...
İnsanlar düşerken dünyadan, göz kırpışlarda,
Heceler düşüverir kelimelerden,
satır atlayışında...
Hani atlama desende atlanır ya o satırlar...
Dikkat etsen de, illa düşer o heceler...
İlla insan düşer, dünya durur, hayat çöker, yıldız kayar, pul kırılır...
Ve en nihayetinde hece düşer...
Düşen hece olsun da, kelimelere bir şey olmasın derler...
Derler de, ne çok bilirler o insanlar...