11 Aralık 2010 Cumartesi

kahverengi gözler - 8

“Nefes aldığına şükretmek” diye bir şey var. Şimdi sıkı dur, bir başkasını daha söyleyeceğim: “Aldığın nefesi aynı şehrin gökyüzüne bırakabildiğine şükretmek.” Hayır, ben de önceden duymamıştım bunu, şimdi kaleme alıyorum zira. Düşündükçe dilim de, beynim de onaylıyor beni… Aynı şehrin gökyüzüne bakıyoruz sevgili, aynı şehrin topraklarında, aynı sabaha, alıştığımız o bin bir lanet ve zorlukla uyanıyoruz.


Benim şehrimdesin! Uyandığın benim sabahım. Benim sokaklarıma tükürüyor, benim şehrimin gökyüzünde süzülen bulutlardan akan damlalarda, benim yağmurumda ıslanıyorsun sevgili, tıpkı eskisi gibi. Bıraktığın gibi, kaldığımız yerden devam etmek ve hatta unutmamak için kenarını kıvırdığım, bitmesin diye her gün bir satır okuduğum ömrümün en güzel kitabını yatağın ucuna tepe takla attığım gün gibi, sen gibi, ben gibi sevgili. Tek bir toz bile ayaklanmadı gidişinde. Döneceğin, geleceğin tek aşikâr yanıydı zira. Bir gün gelecek, dönecek, benim şehrimde ölecektin. Öldün. Şimdi hayatımın geri kalan kısmını nasıl geçireceğimi düşünüyorum. Bu kez bildiğin gibi değil; salıncakta sallanırken o gıcırdayan paslanmış demirin kopmasından daha kötü. Daha yorgun, alacalı biraz da, sanki sen giderken kilitlenen kapının ardında gidişini izlerken buz tutan kalbim gibi. En kötüsü de, varlığını bilip yokluğuna katlanmak. Parçalanmak, dağılırken bile gidişinin izlerini toplamak.

Biliyor musun, istesen hala titretebilirsin ellerimi heyecandan. Güldüğüm senin sözlerin, baktığım gözlerin olabilir. El ele yürüdüğümüz o sokakta, ellerin ceplerinde geziyorsun şimdilerde. Karda kışta yürümeyi seversin sevgili, unuttum sanma.

Mevsim kışa vurduğunda daha bi özlüyorum seni. Ah! O Paris kokun hiç bitmiyor ki burnumda. Adın adımı yakıyor, tenin tenime değmeyeli aylar oldu, yıllar geliyor habersiz… Kaç olduk, dört mü? Eskidik işte iyiden iyiye. Nice yılları devirdik, omuz omuza kaç asır geçirdik sevgili. Sonsuz ve soluksuzca adını dilimde hissetmeyi diliyorum şimdilerde.



Ellerim diyorum. Üşüyorlar. Sensiz çok üşüyorum. Eldiven takmıyorum, sıcak kahve ve senin görmekten sıkıldığın kupa bardağımla yokluğuna katlanıyorum. Noele sadece yirmi gün kaldı. Yine kadehleri dolduracağım, kırmızı bitecek, beyaza geçeceğim hemen ardından. Bir beyaz yine kirlenecek, küflü bir nisan ayından arta kalan çiçek gibi tüten soba borularının eşliğinde, şehirlerim adımı adına yeniden ekleyecek. Sen sırtını duvara dayamış, yanında yatan bir başka teni tanımaya ve kavramaya çalışırken, ben gitmeden önce giydiğin kazağı avuçlayıp karın altına tutacağım. Islanacak sonra. Sesim yettiğince bağıracağım. Gözyaşlarım habersiz akacak benden. Çok zaman sonra fark edeceğim ki, giden sen değilmişsin. Yorganların içinde kaybolmuş vücudunu gördüğümde bayram havası olacak evimde. Gözlerin zihnime düşecek, ne vakit sonra delirdiğimi anlayacağım.

Hava soğuk. Dışarıda kar var muhtemelen. Ben yine sana döküyorum içimi. Fonda bizim şarkımız var. “Ayrıldığımızda dinleyelim” dediğimiz o küstah şarkı.

Gözlerin diyorum sevgili, gözlerin ne kadar yorgun. Sesin çatlamış. Toprakların kurumuş. Ellerin gitmiyor hiçbir şeye. Sayıklamaktan korkuyorsun geride bıraktığın geceleri. Kokun diyorum sevgili, en çok da kokunu özlüyorum. Aramızdaki uçurum gibi mesafe bir de, kolunu bilinçsizce omzuma atman falan. Geçen günleri, geçirdiğimiz ve hayal ettiğimiz günleri özlüyorum. Beyazın kirlenmediği, kırmızının akmadığı sabahlarda, uyanan tenine lanet eden o yorgun gözlerini, elaya çalan kahverengi gözlerini…

Ellerim diyorum sevgili, üşüyorlar. Ve sen istesen, hala titretebilirsin heyecandan. Sonra gözlerin tabii. Kahverengi gözlerini, Paris kokunu ve anlamadığım bir anda kolunu omzuma atmanı seviyorum. Dikkat et, seni değil, sensizliği dinliyorum şimdi.

Uyandığın benim sabahım, uyumaktan çekindiğin benim yatağım. Elinin değdiği her şey benim! Benim şehrimde, benim gökyüzüme bakıp, beni diliyorsun. Hiç bilmediğim bir tene, aynı köşede, benim sözlerimi söylüyorsun. Ve gözlerin sevgili. Kahverengi gözlerin. Öyle çok özlemişim ki…

Şimdi ise sana yeniden yazacağım, geleceğin tek aşikâr yanı…

Bekle sevgili, hasreti benim ruhumda kovala. Geleceğim ve yeniden yazacağım. Bekle sevgili, mevsim sonbahardan arta kalan bembeyaz bir örtüyken, gidişleri kabullenmek öyle kolay olmuyor. Yeni yıla seninle girecek, yine hep seni yazacağım.

Şimdi sus sevgili, hasretin tadını çıkar.

1 yorum:

  1. keyfe keder mi yazıyorsun yoksa hiç okunduğunu hissediyor musun.çok beğendim.hislerine sağlık:)

    YanıtlaSil